Referandum: Türkiye Diktatörlüğe Doğru Kayıyor

Türkiye yalnız konumuyla değil aynı zamanda dünyayı şekillendiren siyasi güçlerin dengesinİ sağlamaktaki görevi itibariyle de önem taşıyor. Yüzyıllar boyunca muazzam bir imparatorluğun beşiği oldu. Bugün ise, komşu bir devlet olarak savaştan tahrip olmuş Suriye’den saçılan şiddetle mücadele etmek zorunda. Bu adeta demokrasinin siyasal islamla uzlaşıp uzlaşamayacağını gösterecek bir test niteliğinde. Ve ayrıca Batı liberalizmi ile Rusya’nın somut örneği olduğu otoriter yönetim arasında bir dümen tutturmak durumunda.  Geçmiş yıllarda Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Türkiye ters yöne doğru seyretti. Bu hafta sonu bu gidişat tekrar yoluna sokulabilir.

16 Nisan’da Türkler parlamenter sistemi terk ederek yerine yönetsel başkanlık sistemini getirmenin oylanacağı bir referanduma katılacaklar. “EVET” çıkması olası, ancak kesin olmaktan çok uzak. Güçlü bir başkan bulunmasında hiçbir sorun yok ancak Türkiye’nin yeni anayasa taslağı çok ileri gitmekte. Ülke, parlamento tarafından minimal düzeyde dizginlenen bir 21.yüzyıl sultanlığına dönüşebilir. “EVET” sonucu Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçilmiş diktatörlüğüne mahkum edebilir. “HAYIR” ise diktatörlüğe zorlanmaya. 1

Otorite figürü

2003’te Erdoğan ve partisi AKP iktidara geldikten sonra pek çok iyi icraatta bulundular. IMF tarafından desteklenerek enflasyonu indirdiler ve ekonomik büyümeye ön ayak oldular. AB tarafından teşvik edilerek “derin devlet” içinde askeri personel ve bürokratlardan oluşan bir lobinin önünü kestiler,medeni özgürlükleri güçlendirdiler ve Kürtlerle barış görüşmelerine giriştiler. Erdoğan aynı zamanda onlarca yıl boyunca hakları gasp edilen dindar-muhafazakar işçi sınıfının sesi oldu.

Ancak bugün, Türkiye problemlerin sarmalında. Suriye iç savaşının gölgesinde, cihatçılar ve Kürt militanlar devlete karşı ayaklanmacı faaliyetlere girişiyor. Geçen yaz kuvvetli ihtimalle bürokrasi ,yargı ve ordu içine on binlerce kişiyle sızan Amerika destekli din adamı Fethullah Gülen’in destekçileri tarafından organize edilmiş bir askeri darbe girişimi yaşandı. Ekonomi bir zamanlar güçlüyken şuan çok yavaş büyümekte, kayırma,kötü yönetim ve turizmdeki düşüşler nedeniyle bozulmuş durumda.

Erdoğan tüm bunların üstesinden gelmek için Türkiye’nin siyasal istikrarı tesis edecek yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğunu savunuyor. Yalnızca güçlü bir başkanın devleti düzenleyebileceğini ve düşmanları temizleyebileceğini söylüyor. Doğal olarak kendinden bahsediyor.

Yeni anayasa, Erdoğan’ın gittikçe daha fazla kıyaslanır hale geldiği  Rusya’da Putin, Macaristan’da Viktor Orban gibi milliyetçi liderlerin benimsediği illiberal demokrasiyi (liberal kurumları ve kültürü olmayan sadece serbest seçimlere dayalı sistem)*somutlaştırıyor. Bu açıdan bakıldığında, seçimlerde kazanan her şeyi alacak, yetki sınırlamaları güçlü hükümete(yani başkana diyebiliriz)* bir engel olarak görülecek ve iktidar partisi yargı ve medya gibi kurumları alt üst edebilecek.

Fakat, bu tip bir istikrar aldatıcıdır. En başarılı demokratik yönetimler güçlerin ayrılığına ve hükümeti dizginlemeye önem verenlerdir. Amerikan anayasasının temel fikri de denge-fren mekanizmaları oluşturarak başkanların bir monark gibi hareket etmelerini önlemektir. İngiliz başbakanı dahi, yazılı bir anayasayla bağlı olmadığı halde, kendini mahkemelere, çetin basına ve canlı yayınlar marifetiyle haftalık parlamento soruşturmalarına teslim etmek zorundadır.

Türkiye’de özellikle bunun tersine bir “kazananların hükümeti” durumu var. Ülke Türkler,Kürtler,Aleviler ve kalan bir kısım Yunan, Ermeni,Yahudi vatandaşların yanında sekülerler, muhafazakarlar ve milliyetçiler arasında bölünmüş durumda.  Eğer dindar-muhafazakar çoğunluk bir zamanlar kendilerine yapıldığı gibi kalan herkesi susturmak isterse, Türkiye bir daha asla istikrarlı olamayacak demektir.

Fakat çoğunlukçu siyasete karşı en önemli gerekçe Erdoğan’ın kendisi olmalı aslında. Başarısız darbe girişiminden bu yana, ülkeyi olağanüstü hal koşullarında yönetiyor. Bu da gücün ne derece suistimal edilebileceğini gösteriyor.

Devletin; özellikle siyasal şiddet karşısında vatandaşlarını korumaya hakkı var elbette. Ama Erdoğan makul olanın çok ötesine geçmiş durumda. Nerdeyse 50 bin kişi tutuklandı; 100 bin kadarı işten çıkarıldı. Bunların sadece bir bölümü darbeye dahil olmuştu. Erdoğan’ın tehdit olarak algıladığı kalan herkes ise haksızlığa uğradı: Gülen’in okullarına giden ya da Gülen’in bankalarında hesabı olan sıradan halk; akademisyenler, Kürt hareketine herhangi bir sempati besleyen gazeteci ve siyasetçiler; Cumhurbaşkanıyla sosyal medyadan alay eden çocuklar da dahil herkes. 16 Nisan’da sonuç ne olursa olsun Erdoğan olağanüstü hal yetkilerini kullanmakta ve suistimal etmekte özgür,görevde kalacak.

Kampanya boyunca Türk bakanların göçmen oylarını toplamak için propaganda yapmalarını engelleyen Alman ve Hollandalıları “Nazi” benzetmeleriyle hedef aldı.AB,her şekilde artık gündemden kalkacak olan üyelik görüşmelerini askıya almak isteğini dile getirdi. Uzun süre önce görüşmeler olumlu sonuç verebilecek nitelikteydi. Batı’da bazıları Türkiye’nin yaşadıklarını ileride İslam ve demokrasinin birlikte var olamayacağının kanıtı olarak gösterecek. Fakat bu fikirden vazgeçmek de Türkiye’den vazgeçmek olur.

Sorun siyasal islamda değil, çoğu AK Parti üyesi ve seçmeni de yeni anayasa taslağı konusunda tedirgin. Sorun Erdoğan ve yakın çevresinde. Dindar bir insan olmasına rağmen, yeni nesil bir İslamcıdan çok eski kafalı bir otoriter olarak görülüyor. Bu fark önem arz ediyor çünkü AKP ya da onun gibi bir İslamcı partinin varlığını sürdürebilmesi de Türkiye’nin demokrasisine bağlı. Her nasılsa Erdoğan bir gün otoriter yönelimlerini de alarak makamından ayrılacak.

Bu nedenle dünyanın geri kalanı Türkiye’den vazgeçmemeli ancak sabırlı olmalılar. Kısmen kendi yararları için. Bir NATO üyesi ve bölgesel güç olan Türkiye bağları koparmak için fazla önemli. Suriye’deki muhtemel herhangi bir barista hayati rol oynayacak. Türkiye’yi Rusya’nın kollarına doğru itmek anlamsız olacaktır.  Türkiye aynı zamanda AB’ye mülteci akışını kontrol eden esaslı bir geçit olmuş durumda. Mülteci sorunu ise dengesizlik arz etmekte: AB, Türkiye’yle mültecilerin yarattığı istikrarsızlığın üzerinden nasıl gelineceğini görüşmek durumunda kalacak.

Angajman ise Türkiye’nin menfaatine olur.AB Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı. AB ile irtibat halinde olmak, Erdoğan’ın belki de en tesirli muhalifleri olan Batı yanlısı Türkleri destekleyecektir. NATO üyeliği, silahlı kuvvetlerdeki gelecek nesil görevlileri ılımlılaştırabilir. Türkiye daha uzun yıllar AB’ye üye olmayacak olsa da, eğer AB ‘nin yapısı pek çok sınıftan üye ya da ortak ülkeden oluşacak şekilde daha gevşek görünüme kavuşursa Türkiye de bir gün kendine yer bulabilir.

Türkiye 16 Nisan sonrasında da önemini koruyacak.Eğer Erdoğan kaybederse, Türkiye zor bir geleceği olan zor bir müttefik olacak. Fakat eğer kazanırsa, ülkeyi seçilmiş bir diktatör olarak yönetecek.

* Çevirmenin notu

[ Bu yazı The Economist dergisinde yayımlanan “Turkey’s referendum: Turkey is sliding into a dictatorship” adlı yazıdan Türkçeye İrem Özbay tarafından çevrilmiştir. ]

  1.  Bu yazı The Economist dergisinde yayımlanan “Turkey’s referendum: Turkey is sliding into a dictatorship” adlı yazıdan Türkçeye İrem Özbay tarafından çevrilmiştir
Takip eden iki sekme aşağıdaki içeriği değiştirecek.

İrem Özbay

Galatasaray Lisesi mezunu. Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi İlgi Alanları: Müzik,edebiyat,felsefe,hukuk Bildiği Diller: İngilizce,Fransızca