Krizler Anayasası

„Güç, yozlaştırmaya meylettirir ve mutlak güç mutlak olarak yozlaştırır. Büyük adamlar neredeyse her zaman kötü adamlardır, otoritelerini değil nüfuzlarını kullanıyor olsalar dahi; güçlerini arttırdıkça otoritenin yozlaşma eğilimi bir kat daha artar“ 1

-Lord John Dalberg-Acton

16 Nisan’da yapılacak olan referandum ile önerilen değişiklikler Türkiye’nin büyük bir çoğunluğu tarafından eleştirilmekte veya desteklenmektedir. Hukuki Fikir olarak bugüne kadar üzerinde zaten fazlasıyla yazılıp çizilmiş ve en ufak detaylarına kadar açıklanmış problemlerin bir daha üzerinden geçmeyi gereksiz bulduk. Nitekim bu hususta bizden çok daha deneyimli ve bilgili akademisyenlerin, avukatların; baroların ve sivil toplum kuruluşlarının açıklamalarının kesinlikle yeterli olduğu kanaatindeyiz. Bu yazımızda bizim odaklanacağımız husus önerilen değişiklik bağlamında ortaya çıkabilecek muhtemel krizlerin somutlaştırılması olacaktır. Gerçekten bizim karşılaştığımız kadarıyla bu konuda fikir bildiren kimseler değişikliği ya tamamen teknik ve teorik olarak almakta ya da yeterli bilgiye sahip olmamaktadırlar. Biz bu sorunu aşmak için Anayasa’daki değişiklik teklifinin ileride getirebileceği sorunları, birtakım olasılıklar üzerinden değerlendireceğiz.

1. Yasama, Yürütme ayrı telden çalıyor!

Bu ihtimale göre 16 Nisan referandumu sonucunda sandıktan anayasa değişikliğine yönelik bir sonuç çıkmış ve „cumhurbaşkanlığı sistemi“ getirilmiştir. Bu halde hali hazırdaki cumhurbaşkanının görev süresinin bitmesi beklenecek ve bittikten sonra meclis ve cumhurbaşkanı seçimi aynı gün yapılacaktır ve her ikisinin de görev süresi beş yıl olacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimine, son milletvekili seçiminde en az yüzde beş oy almış partiler veya yüz bin seçmenin imzası ile cumhurbaşkanı adayı teklifi verilebileceği için farazi olayımızda 4 cumhurbaşkanı adayı seçime girer ve %10’luk seçim barajı sebebiyle seçmenler en yüksek dört parti haricinde kalan partilere ilgi göstermezler. Sonuç olarak ilk cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi yapıldıktan sonra, tıpkı 7 Haziran 2015 seçimlerindeki gibi, sandıktan şu sonuç çıkar:

1- Aday A, %44, 1-Parti A, %42

2- Aday B, %27, 2-Parti B, %25

3- Aday C, %15, 3-Parti C, %13

4- Aday D, %14, 4-Parti D, %13

Bu sonuca göre, geniş bölge seçim sistemi içerisinde „d’Hondt“ sistemi ile milletvekili dağılımları ortaya çıkacaktır. D’Hondt sistemi, artık oy bırakmayacak şekilde milletvekillerini dağıtmasına karşın çoğunlukla o bölgede en yüksek oyu alan partinin avantajınadır ve dolayısıyla ilgili partinin aldığı oy oranıyla çıkarttığı milletvekili sayısı arasında bir uyuşmazlık pekala görülebilir (Örneğin 7 Haziran 2015 seçimlerinde %16 oy alan MHP ve %13 oy alan HDP aynı sayıda milletvekili çıkartmıştır). Biz, aynı 7 Haziran 2015 seçimlerindeki gibi, en yüksek oyu alan Parti A’nın mecliste çoğunluğu alamaması ihtimali üzerinden olayımızı kurgulayacağız. Bu halde meclisin çoğunluğu sosyal demokrat B, milliyetçi C ve etnik azınlık partisi D’nin toplamı haline gelir.

Öte yandan ilk turdaki cumhurbaşkanlığı seçiminde hiçbir aday yüzde elliden fazla oy alamadığı için ikinci tur seçimine gidilir; bu seçimde en fazla oy alan ilk iki cumhurbaşkanı adayı yarışacaktır. Bu iki cumhurbaşkanı adayından elbette yüksek oy alan adayın cumhurbaşkanı seçilmesi olasılığı daha fazladır, ancak iki turlu seçimlerin tabiatı gereği stratejik oy verme hali de söz konusu olabilir. Yani diğer adaylara (C ve D) oy vermiş olsalar da, Aday A’nın cumhurbaşkanı olmasını Aday B’den daha az isteyen seçmenler pekala Aday B’ye oy verebilir ve muhalefetin adayı cumhurbaşkanı olabilir. Bu durum mecliste azınlık olan bir partinin yürütmeyi de elinde bulundurması anlamına gelir ve çeşitli anayasal krizlere gebe olarak değerlendirilebilir. Biz bu durumu, mevcut siyasal konjonktür içerisinde pek mümkün olmadığı için şimdi ele almayacağız; ancak şu akılda bulundurulmalıdır ki anayasalar „mevcut siyasi konjonktür“ gereğince yapılan kanunlar değillerdir. Dolayısıyla ileride meydana gelebilecek ihtimaller göz önünde bulundurularak anayasalar yapılmalı veya değiştirilmelidir. Bizim tahlilimiz meclisteki ikinci parti adayının yürütme erkinin başına geçebileceği ihtimalinin bu anayasa değişikliğinde tamamen göz ardı edildiğine yöneliktir, bu hal ileride çok büyük sorunlar doğurabilir.

Aday A’nın ikinci tur seçimleri sonucunda cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda ise, mecliste çoğunluğu elde edememiş bir partinin adayı yürütme erkini elinde bulundurur hale gelir. Yani Parti A dışındaki partiler -Parti B, C ve D- meclisteki çoğunluğu oluşturmakta ve istedikleri takdirde yasama erkini kullanabilmektedir. İşte bu halde yasama ve yürütme erkleri arasında bir fark oluşmaktadır. Örneğin yasama erkinde çoğunluk devletçi ekonomik politikayı desteklerken yürütme erki liberallerin elindedir. Bunun yanısıra Aday A, geçmişte yürüttüğü azınlık politikası sebebiyle Parti C’yi küstürmüş, sonra değiştirdiği politikasıyla da Parti D’nin şiddetli tepkisini çekmiştir. Sonuç olarak B, C ve D partileri aralarında anlaştıkları noktalarda kanun çıkartmakta ve cumhurbaşkanlığı kararnamelerini hükümsüz hale getirebilmektedir. Bunu kabul etmeyen cumhurbaşkanı tam aksi yönde cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yönetmeliklerle durumu aksi yöne çevirmeye çalışsa da sonuç değişmez; cumhurbaşkanlığı kararnameleri uygulanamaz ve yönetmelikler iptal edilir. Yürütme organı işlevini yitirir, kaos meydana gelir.

2. 50 Cent’e muhtaç kaldık

Değişiklik teklifi madde 161 uyarınca değişiklik ile bütçe teklifi cumhurbaşkanınca TBMM’ye sunulmakta ve komisyondan geçtikten sonra karara bağlanmaktadır; ancak karara bağlanamazsa geçici bütçe kanunu hazırlanmakta ve bu da hazırlanamazsa geçen seneki bütçenin yeniden değerlendirme yoluyla o mali yıl için kullanılması söz konusu olacaktır. Bu farazi olayımızda meclis çoğunluğunu oluşturan üç parti kamu harcamalarının çok arttığını, bu gereksiz harcamalar dolayısıyla kamu maliyesinin çok borçlandığını ve artan vergi yükleriyle beraber ekonomideki büyümenin yavaşlayacağı gerekçesiyle kemer sıkma politikalarını desteklemektedir; yani yasamaya sunulacak bütçe teklifi öncekinden daha az olmalıdır ki yasama tarafından kabul olunsun. Bu hususta Türkiye’de daha önce yaşanmış krizlerin büyük çoğunluğunun kamu maliyesi kaynaklı olduğunu hatırlarsak bu tarz bir itirazın gelmemesi olanaksızdır. Fakat buna katılmayan cumhurbaşkanı merkezi yönetim bütçesinin daha da fazla arttırılmasını ve örtülü ödeneğin de genişlemesini istemektedir; fakat bu bütçe teklifinin de mecliste kabul edilmeyeceğinin farkındadır. O halde hiçbir şekilde kabul olmayacak, vergi yükünün ve borçlanmanın son derecede arttırıldığı bir bütçe teklifini meclise sunar. Bu teklif elbette meclisteki çoğunluk tarafından kabul edilmez, bunun sonucunda yapılan yeni bütçe de öncekiyle aynı içerikte olarak yeniden meclise sunulur. Bütçenin tekrar tekrar kabul edilmemesi sebebiyle, mali yılın altıncı ayına gelinmesine rağmen hala bir bütçe kesin hesap kanunu ortaya çıkarılamamıştır. Bunun üzerine ekonomik durgunluğa rağmen önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre kullanılmaya devam edilir. Bunun sonucunda kamu borçlanması artar ve ekonomik krize kapı açılır.

Görüldüğü üzere sorunlar genellikle yasama ve yürütmenin birbirinden farklı siyasal kanatlarca oluşmasından kaynaklanmaktadır ve görülmesi imkansız değildir. 6 Haziran 2015 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma partisi oyların çoğunluğunu almış olmasına karşın meclisteki çoğunluğu elde edememiştir, ancak birinci parti çıktığı için eğer bir cumhurbaşkanı seçimi de söz konusu olsaydı ikinci tur seçiminde en yüksek oy alan partinin adayı, yani AKP’nin adayı, cumhurbaşkanı seçilecekti. O halde yürütme ve yasama arasındaki çift başlılık krizinin engellenmesi nasıl olabilir?

3. Seçimlerin yenilenmesi: Bu döngü kısır döngü!

Yasama ve yürütmedeki ayrılıktan dolayı yürütmenin eli kolu bağlanmış durumdadır, bunun sonucunda seçimlerin yenilenmesi durumu baş gösterecektir. O halde üçlü bir ayrım yapmak gerekir:

  1. Seçimin cumhurbaşkanınca yenilenmesi: bu durumda halk iradesinin yüzde ellisinden pek azını yansıtan cumhurbaşkanı halk iradesinin büyük bir çoğunluğunu yansıtan meclisi feshedebilmektedir, ancak kendisi seçimi yenilemesi halinde eğer iki dönem sınırını doldurmuşsa tekrardan aday olamamaktadır. Bu halde cumhurbaşkanı yasama organının kendisine yakın partilerden oluşmasını isteyecek ve en fazla oyu aldığı için yine kendisinin seçileceğinden emin bir şekilde seçime girecektir; bu seçmenler üzerinde bir baskı unsuru olacak ve sırf muhtemel cumhurbaşkanının kim olacağı belli olduğu gerekçesiyle iradesi üzerinde etki doğurulacaktır. O halde bu sistem millet iradesini ikinci plana atmaktadır!
  2. Seçimin meclis tarafından yenilenmesi: bu durumda meclis 3/5 tamsayı çoğunluğunu elde etmesi halinde cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimlerini yenileyebilmektedir; ancak bu çoğunluğun elde edilememesi pek mümkündür. Öte yandan seçimlerin meclis tarafından yenilenmesi söz konusu olursa cumhurbaşkanı tekrardan aday olabilmektedir. Yani eğer seçimler ilk sefer yenilendikten sonra hala daha yasama ve yürütme arasında uyuşmazlık varsa, artık cumhurbaşkanı iki defa seçilme sınırı olduğundan (Teklifteki madde 101) yeniden aday olamayacaktır ve bu sebepten ötürü cumhurbaşkanınca seçimin yenilenmesi mekanizmasının işletilmesi ihtimali neredeyse yok olacaktır. O halde ya bu iki başlılık krizi devam edecek ya da meclis insiyatif alıp seçimleri yenileyecektir. Öte yandan üçüncüye yapılan bu seçim seçmenler üzerinde bir baskı ve bıkkınlık yaratacak, ayrıca kamu maliyesine de bir yük getirecektir.
  3. Belirsizlik hali: Türk Anayasal tarihi sebebiyle Türkiye’de meclis sürekli olarak görevine devam eder, ancak 1982 Anayasası’na göre cumhurbaşkanınca seçimlerin yenilenmesine karar verilmişse (yani yürütme organından gelen bir talep sonucu bu olmuşsa) yeni ve geçici bir bakanlar kurulu belirlenerek yürütme organı işlerliğini sürdürür. Yeni düzenleme ile seçim boyunca cumhurbaşkanı görevini sürdürmektedir, bu tek aşamalı bir seçim için önemli bir anlam ifade etmezken; eğer cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa işte o zaman durum karışmaktadır. Gerçekten, milletvekilleri seçilmiş ve yeni meclis kurulmuş olmasına karşın „eski“ cumhurbaşkanı görevine devam etmektedir (Teklifteki madde 116). O halde cumhurbaşkanı, görevine devam ettiği için yetkilerine haizdir ve bu sebepten dolayı seçimlerin yenilenmesine karar verebilir! Haliyle kendisi de daha seçilmediği için iki dönem sınırına takılmaz. Milletvekilliği seçimi yenilenip (Madde 75: Genel oyla seçilen 600 milletvekili ile meclis kurulur) meclis kurulduğundan dolayı, cumhurbaşkanlığı seçimi de birinci basamak seçimleri yapılmış olmasına karşın yenilenebilir. Bu halde eski cumhurbaşkanı, eğer cumhurbaşkanı seçimleri ikinci tura kalıyorsa, seçim sonuçları beğendiği şekle girene kadar seçimleri yenileyebilmektedir. Dahası, istediği takdirde o koltuğu hiç bırakmayabilir de.

4- Cumhurbaşkanı ölür, çekilir veya bir sebepten dolayı görevine devam edemezse?

Cumhurbaşkanının ölümü veya bir sebepten dolayı görevini devam ettirememesi ihtimali teklif edilen değişiklikte değiştirilerek yer almıştır. Şu anki haliyle bakıldığında cumhurbaşkanının ölümü, çekilmesi veya diğer bir sebepten dolayı görevini bırakması halinde makamına yenisi seçilene kadar meclis başkanı vekalet etmektedir. Bu seçilmiş bir kişinin geçici olarak da olsa makama vekalet edeceğinden gayet olumlu bir düzenlemedir; bu madde değişiklik teklifiyle yürürlükten kaldırıldığı için bu durum söz konusu olamayacaktır. Bu durumda Teklifteki değişiklik Madde 106 uyarınca cumhurbaşkanlığı makamına cumhurbaşkanı yardımcısı vekalet edecektir. Ancak bu durumda da birtakım sorunlar vardır. İhtimalleri inceleyecek olursak;

  1. Birden fazla cumhurbaşkanı yardımcısı varsa: Eğer görevine devam edemeyen cumhurbaşkanı, görevine devam ettiği süre içerisinde birden fazla cumhurbaşkanı yardımcısı atamışsa bunlardan hangisi makama vekalet edecektir? Bu değişiklik teklifinde belirlenmemekle birlikte, çok büyük krizlere kapı açacağı da barizdir. Dahası, „istikrar getireceği amacıyla“ propagandası yapılan bu anayasa değişikliği teklifi, yürütme organı içerisinde adeta bir „fetret devri“ne sebep olabilir düzeydedir. Görevine devam edemeyen bir cumhurbaşkanı, artık cumhurbaşkanı olmadığı için bu vekili de belirleyebilecek bir yetkiye sahip değildir. O halde neo-osmanlıcı cumhurbaşkanı yardımcılarının makamı ele geçirebilmek için diğer yardımcılarını boğduracak mıdır veya ilgili cumhurbaşkanı yardımcısı „kafes usulü“ ve „ekber erşed sistemi“ ile mi belirlenecektir(!)
  2. Cumhurbaşkanı yardımcısı „millet iradesini“ nasıl temsil edecektir: Cumhurbaşkanı, yürütme organının başı olarak mevcut anayasamızda belirlenmiş ve 2010 değişikliğinden önce meclis tarafından, 2010 değişikliğinden sonra halkoyu ile seçilmeye başlanmıştır (halkoyu millet iradesi anlamına gelmez, politik bakımdan sürekli aynı anlamda kullanılması sebebiyle halkoyu ve millet iradesi aynı şey zannedilmektedir. Bu artık Türk siyasetinde bir „banalite“ haline gelmiştir, dolayısıyla burada biz „millet iradesi“ kavramını bu yanlışa yönelik, kinayeli bir şekilde kullanmaktayız). Madem ki yürütme organının direkt olarak halkoyuyla seçilmesi demokratiktir; o halde niçin cumhurbaşkanı yardımcıları sadece cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Yani, halkın büyük oranda temsil edildiği meclisin seçtiği yürütme organı antidemokratiktir de, oy veren halkın yarısından fazlasının onay vermediği bir cumhurbaşkanının seçtiği yardımcısının cumhurbaşkanlığı makamına haiz olması mı demokratiktir?
  3. Seçimlerin yenilenmesi belirsizliği: Cumhurbaşkanı görevine devam edemez hale gelirse yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi gereği doğacaktır. Ancak aynı zamanda değişiklik teklifinde cumhurbaşkanlığı seçimi ve milletvekili seçimlerinin birlikte yapılacağı söylenmektedir; o halde cumhurbaşkanı seçildikten sonra, mesela bir hafta sonra, görevine devam edemez hale gelirse cumhurbaşkanlığı seçimi ve milletvekili seçimleri yapılması gerekecektir. Bu, aylara uzamış bir seçim dönemi ifade eder, dolayısıyla kamu kaynaklarının kötü kullanımına ve istikrarsızlığa yol açar.

5- Milletvekillerini azletme mekanizması

1982 Anayasası’na göre bakanlıklar kanunla kurulur ve bakanlar başbakanca atanır. Öte yandan bunları düzenleyen 113. madde anayasa değişikliği teklifiyle ortadan kaldırılmıştır. Yani bakanlıklar pekala bir cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulabilir hale gelmiştir, ayrıca bu bakanların atanması ve azli de cumhurbaşkanınca yapılmaktadır (Değişiklik teklifi madde 106). Aynı madde ile ayrıca bakan olarak atanan TBMM üyelerinin de görevinin son bulacağı belirtilmektedir, yani cumhurbaşkanı bir kararnamesi ile bir milletvekilinin milletvekilliğini düşürebilir hale gelmektedir. Bu durum cumhurbaşkanı yardımcılığı için de geçerlidir. Yani cumhurbaşkanı aslında milletvekillerini azledebilmekte ve dolayısıyla meclisi istediği gibi şekillendirebilmektedir; yani çoğunluğu eğer istediği parti oluşturmuyorsa pekala cumhurbaşkanı çoğunluğu istediği parti lehine değiştirebilir.

6- Sonuç

Yukarıda belirttiğimiz farazi ihtimaller, şüphesiz anayasa değişikliğini isteyenlerce uçuk bulunacaktır. Ancak belirttiğimiz örnekler olasılıksız değildir, aksine ilk örnekte belirtilen seçim sonuçları birebir 7 Haziran 2015 seçimlerinden alıntılanmıştır. Öte yandan Anayasa seçilmişlerin yetkilerini daraltmak ve görevlerini belirlemek için ortaya konan toplum sözleşmeleridir; yani nasıl ki klasik bir tiyatro oyununda duvara asılan tüfek oyunun sonuna kadar patlayacaktır, anayasalarda da verilen yetki önünde sonunda kullanılacaktır. Tarih, sınırsız yetkilerini iyi şekilde kullanan hükümdarlarla dolu olmakla birlikte, aynı zamanda bu sınırsız yetkisini son derecede kötü kullanan hükümdarları da kapsamaktadır. Anayasalar; hükümdarlar sınırsız yetki kullanamasınlar, dolayısıyla toplumu bir uçuruma sürüklemesinler diye vardır.

O halde bir kişiye yetki vermek, o yetkinin kullanılacağı anlamına geliyorsa bu verilenin hangi yetki olduğunu iyice tahlil etmek gerekmektedir. Biz bu yazımızda anayasa değişikliğinin getirebileceği yetkileri ve dolayısıyla o yetkilerin ne bakımdan kullanılabileceğini belirttik. Bizim gözlemimiz, yukarıdan da anlaşılabileceği üzere bu değişikliğin kötü bir şekilde formüle edildiği, dahası istismara fazlasıyla açık olduğu yönündedir. Bu değişiklik, pek çok anayasal ve yönetimsel krize kapı açmakta ve zaten kötü bir anayasa olan 1982 Anayasası’nı daha da berbat bir şekle sokmaktadır.

  1.  “Power tends to corrupt and absolute power corrupts absolutely. Great men are almost always bad men, even when they exercise influence and not authority; still more when you superadd the tendency of the certainty of corruption by authority.”
Takip eden iki sekme aşağıdaki içeriği değiştirecek.

Hasan Can Karaca

Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi Mezunu (2013); Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk/Sosyoloji Öğrencisi; İngilizce, Almanca ve İspanyolca Biliyor. hasancankaraca@hukukifikir.com

Son Yayınlananlar Hasan Can Karaca (tamamını gör)