Bir OHAL KHK’sı İncelemesi: Akademisyen İhraçları

Bizler biri hukuk diğeri politika öğrencisi iki arkadaş olarak 15 Temmuz sonrası Olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri(Ohal KHK’ları) ile yapılan ihraçlarla ilgili dilimiz döndüğünce bir yazı kaleme almak istedik . Özellikle bazı üniversite ve fakültelerde öğretimi fiilen durma noktasına getiren akademisyen ihraçları başta olmak üzere, bu ihraç ve KHKların hukuki boyutunu, insan hakları nezdindeki konumunu, Barış için Akademisyenler (BAK) Bildirisiyle ilişkisini ve hak arama yollarını, geçmiş örneklere de göndermeler yaparak anlatmaya çalıştık.Yazıda ifade özgürlüğü kapsamında Barış için Akademisyenler Bildirisi’ne imza atmış akademisyenler çerçevesinde açıklamalar yapılacak,diğer akademisyenler ve kamu görevlileri içinse son söz niteliğinde genel değerlendirmede bulunulacaktır.

KISACA NELER OLDU?
Ohal kapsamında çıkarılan 672,675,677 sayılı KHK’ların ardından 7 Şubat 2017 günü Resmi Gazete’de yayımlanan 686 sayılı KHK ile içinde 330 akademisyenin de bulunduğu 4464 kamu görevlisi işten çıkarıldı. Daha önce yayımlanan KHK’lar ile de terör örgütüyle ilişkisi olduğu gerekçesiyle pek çok akademisyen meslekten ihraç edilmişti. Ancak son KHK ile görevine son verilen 330 akademisyenin 115‘inin Barış için Akademisyenler Bildirisi imzacısı olmaları dikkat çekti. Kamuoyunu en çok şaşırtan ise Marmara Hukuk Fakültesi’nden Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Yrd.Doç.Dr. Murat Sevinç, Prof. Dr. İbrahim Yazıcı, Prof. Dr. Öget Öktem Tanör gibi tanınmış isimlerin de bu listede yer almasıydı.
İlgili KHK düzenlemesi ise şu şekildedir:

Kamu personeline ilişkin tedbirler:
MADDE 1 – (1) Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz. Haklarında ayrıca özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilir.

(2) Birinci fıkra gereğince kamu görevinden çıkarılan kişilerin, mahkûmiyet kararı aranmaksızın, rütbe ve/veya memuriyetleri alınır ve bu kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler; bunların uhdelerinde bulunan her türlü mütevelli heyet,kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve sair görevleri de sona ermiş sayılır. Bunların silah ruhsatları, gemi adamlığına ilişkin belgeleri ve pilot lisansları iptal edilir ve bu kişiler oturdukları kamu konutlarından veya vakıf lojmanlarından onbeş gün içinde tahliye edilir. Bu kişiler özel güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı olamazlar. Bu kişiler hakkında bakanlıkları ve kurumlarınca ilgili pasaport birimine derhal bildirimde bulunulur. Bu bildirim üzerine pasaport birimlerince pasaportlar iptal edilir.

(3) Birinci fıkra kapsamında kamu görevinden çıkarılanlar, varsa uhdelerinde taşımış oldukları büyükelçi, vali gibi unvanları ve müsteşar, kaymakam ve benzeri meslek adlarını ve sıfatlarını kullanamazlar ve bu unvan, sıfat ve meslek adlarına bağlı olarak sağlanan haklardan yararlanamazlar.”

BU KHK DÜZENLEMESİNDEN NE ANLAMALIYIZ?

KHK kapsamında birden fazla farklı özellikte kamu personeli meslekten ihraç ediliyor.
KHK’nın getirdiği hükümler kişileri belli haklardan mahrum bırakıyor:
Öncelikle;
İhraç edilen akademisyenler rütbe ve memuriyetlerini kaybediyorlar. Seneler süren çalışmalar sonucu elde ettikleri unvanlarını yurt içi ve yurt dışında kullanamıyorlar. Bilimsel toplantı ve seminerlere katılamıyorlar. Tekrar aynı kurumda veya farklı kurumlarda da çalışamıyorlar. Memuriyete bağlı tüm haklardan mahrum bırakılıyorlar. Bunun sonucu olarak Türkiye sınırları dahilinde çalışma imkanından mahrum kalıyorlar. Pasaportları iptal edilmek suretiyle yurtdışına giriş çıkışları da engelleniyor.
Ancak ihraç edilmesi için önerilen isimler konusunda YÖK üzerine sorumluluk almıyor. Üniversitelerde talimat üzerine kurulan idari soruşturma komisyonları, akademisyen ihraçları konusunda karar mercii olmuş durumda. Komisyonlarda öğretim üyelerinin faaliyetleri belirli kriterlere göre inceleniyor ve haklarında soruşturma açılmak suretiyle bu isimler meslekten ihraç edilecekler listesine alınıyor. Rektörlerin de içinde bulunduğu bu komisyon üniversite içinde otodenetim yapıyor. YÖK müdahalesi yok gibi gözükse de aslında süregelen baskı üniversiteleri bu tip komisyonlar kurmaya zorlamakta ve akademik özerkliği fiilen yoksaymakta. Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ, Bilgi Üniversitesi gibi kurumlarda henüz akademisyen ihracı olmamasının sebebi bu kurumlarda henüz idari soruşturma komisyonlarının oluşturulmamış olmasıdır. Yakın gelecekte bu üniversitelerde de bu komisyonların kurulması ve akademisyen ihraçlarının başlaması bekleniyor.
Ohal ilanından sonra çıkarılan ilk KHK’larda (667 sayılı KHK md.4) bu şekilde bir üniversite komisyonu öngörülmüş ve meslekten ihraç edilecek kişiler en azından üniversite içinde bir denetime tabi tutulmuştu. Fakat, Anayasa Mahkemesi’nin 4/8/2016 tarihli “AYM’nin iki üyesinin KHK hükmüne göre meslekten ihracına dair” kararından sonra çıkan KHK’larda üniversite komisyonu veya daha başka bir karar mercii öngörülmeksizin, ekli listelerde ihraç edilecek personelin isim isim sayılarak verilmesi ve hiçbir işleme gerek kalmaksızın meslekten ihraçlarının düzenlemesi gözlerden kaçmamıştır.
İhraç edilen kişilerin haklarında isnat edilen terör bağlantısına dair hiçbir yargı kararı bulunmayışının yol açtığı sorunlar bir yana, yürütmenin AYM nin söz konusu kararından sonra ilk KHKlardaki üniversite komisyonu denetimini de gereksiz görüp kişileri doğrudan ihraç ederek keyfiliği artırdığı söylenebilir.


NEDEN BU İSİMLER?

Meslekten ihraç edilecek kamu görevlilerinin belirlenmesinde nasıl bir yol izlendiği kamuoyunda büyük merak konusuydu. Hükümet, ihraç edilecek kamu çalışanlarının belirlenmesinde 16 kriterden oluşan bir listeye göre hareket ettiklerini açıkladı. Kamu görevlileri bu kriterlere göre değerlendiriliyor hakkında şüphe oluşan kişiler ise ihraç listesine alınıyor.Bu kriterler şöyle:

1. 17/25 Aralık’tan sonra Bank Asya ve Paralel Yapı’nın diğer şirketlerine parasal katkı sağlamak.
2. FETÖ’nün sendikaları ve derneklerinde yönetici veya üye olmak.
3. ByLock ve benzeri özel şifreli yazışma programı kullanmak.
4. Kimse Yok Mu Derneği’ne bağışta bulunmak.
5. Emniyet, MİT ve MASAK raporlarının olması.
6. Kapsamlı sosyal medya taraması.
7. Örgütün sivil toplum kuruluşları adı altında sohbet ve toplantılarına katılmak.
8. Doğal akış dışında kısa sürede terfi etmiş veya özel görevlere getirilmiş olmak.
9. Örgüte ”himmet” adı altında para aktarmak.
10. Güvenilir ihbarlar, ifade ve itiraflar bulunması.
11. Takip ettikleri sitelerin incelemesinden elde edilen sonuçlar.
12. FETÖ üyesi şirketlerin normal olmayan işlemlerini yapmak, koruyup kollamak.
13. Yargıda ve emniyette örgüt lehine hareket ettiği tespit edilen kişiler arasında yer almak.
14. Paralel Yapı’nın ev ve yurtlarında kalanların sonraki yıllarda gösterdiği davranışlar.
15. İşyerinde diğer çalışanlardan, tanıyan kişilerden elde edilen bilgiler.
16. Örgütün gazete, dergi aboneliği ve çocuğunu okullarına göndermeyi 17/25 Aralık’tan sonra sürdürmek.

Bu kriterlerden birçoğu oldukça muğlak ifadelere yer vermektedir. Örneğin; sivil toplum kuruluşlarının terör örgütüyle bağlantısı organik bir bağ mı içermeli yoksa “makul şüphe” yeterli midir? Sözü edilen sohbet ve toplantıların içeriği nedir? Hangi örgüt? Tüm bunlar belirsiz. Kapsamlı sosyal medya taramasından ne anlamalıyız? Sosyal medyada hangi paylaşımlar örgüt bağlantısı olduğuna işaret eder? Örneğin; muhalif ya da eleştirel içerikler paylaşan bir kullanıcı hakkında da bu kriter gerçekleşmiştir denebilir mi? Deniliyor mu? Buna göre işlem yapılıyor mu? Bilemiyoruz.
Bazı kriterler ise kişisel verilerin korunması ve fişleme konusunda endişe uyandırıcı. Kişilerin takip ettikleri sitelerin kayıtları internet sağlayıcıları tarafından tutulup kontrol ediliyor. Bunun yanında söz konusu kişinin iş arkadaşlarının söylemlerine, birtakım “güvenilir” ihbarlara itibar gösterilmesi kamu alanında en avam tabirle ispiyon kültürüne yol açıyor. Hangi ihbarların güvenilir olduğu ise yine tamamen muğlak ve öznel.
Yukarıdaki kriterlerde dikkat çeken bir diğer konu da 17/25 Aralık vurgusu. Bu tarihlerden önce terör örgütü sayılmayan, dini ve manevi bir topluluk olarak algılanan ve özellikle eğitim alanında kamu kuruluşlarında yapılanmaları yıllardır desteklenen Fethullah Gülen cemaati; 15 Temmuz 2016 gününden itibaren de bir terör örgütü olarak nitelendirilmektedir.
Sonuç olarak hükümetin bu 16 kritere göre şüpheli gördüğü kamu görevlileri ve akademisyenler listelere alınıyor.Ancak sormamız gereken soru şu ki bu 16 kriterin birkaçına takılan, örneğin sosyal medya paylaşımları hoşa gitmeyen veya hakkında birkaç ihbar olan,takip ettiği siteler hükümete göre sakıncalı olan kişiler gerçekten terör örgütüyle bağlantılı olmak zorunda mıdır? Bu 16 kriterin hepsine takılan bir kişi için bile şüphe ancak oluşmuştur diyebiliriz. Biz bu kriterler ne ölçüde, kime, nasıl uygulanıyor maalesef bilemiyoruz.Ancak, kriterlerin daha net ifadeler içermesi ve elle tutulur delil elde etmeye yönelik olması icap ederdi.Çünkü böyle ciddi yaptırımlar ve yoksunluklara sebebiyet veren bir idari işlemin muğlak ifadelerle dolu kriterlere ve kesin olmayan olgulara dayandırılması elbette ki yanlışlıklara yol açacaktır.
Bu kriterler, yaptırımlara ölçüt teşkil etmemelidir çünkü kim tarafından kiminne ölçüde değerlendirildiği belirsizdir ve bu da hukuk güvenliği açısından büyük sıkıntı doğurmaktadır. Bunun yanında belirtmek gerekir ki, tüm bu kriterler hukuk güvenliğini zedelemeyecek şekilde müthiş bir açıklık içinde düzenlense, kişilerin hangi kriterlere takıldıkları gerçek belgelerle kanıtlansa ve kamuoyuna sunulsa dahi yine de bağımsız ve tarafsız bir yargı mercii önünde kişinin terörle ilişkisinin kanıtlanmış olması gerekir. Aksi halde hukuk devleti ve hukukun üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir.


BAK BİLDİRİSİ ve İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SORUNU

BAK bildirisi sürecini ve kamuoyunda yarattığı etkiyi kısaca hatırlayalım. 11 Ocak 2016 tarihinde 1128 akademisyen tarafından imzalanan ve bir hafta içerisinde imza sayısı 2000’i aşan bildirinin vurguladığı önemli noktalar şunlardı:
“Türkiye Cumhuriyeti, … anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.”
“Bu kasıtlı ve planlı kıyım Türkiye’nin kendi hukukunun … ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.”
“Müzakere koşullarının hazırlanmasını, hükümetin Kürt siyasi iradesinin de taleplerini içeren bir yol haritası oluşturmasını talep ediyoruz.”
“Siyasi iktidarın muhalefeti bastırmaya yönelik tüm yaptırımlarına karşı çıkıyoruz.”
Bu metnin yayınlanmasının ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: ” Kendisine akademisyen diyen güruh devleti suçluyor. Sizler ne Güneydoğu’yu ne Doğu’yu, buraların adresini bilemeyecek kadar cahilsiniz, karanlıksınız. Terör örgütü adına elinize silah alıp kurşun sıkmanızla, onun propagandasını yapmanız arasında hiçbir fark yoktur. Bunun düşünce ve ifade özgürlüğüyle kesinlikle bir ilgisi bulunmuyor.”
İmzacı akademisyenler terörün durdurulmasına karşı kamuoyu oluşturmakla suçlanırken, bu akademisyenler herhangi bir örgütle ilişkileri olmadığını belirtmişlerdir. Kendilerinin bir örgütten talepte bulunamayacağını, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kendi devletlerinden bir talepte bulunabileceklerini söylemişlerdir.
Şimdi de Marmara Üniversitesi Rektörü Mehmet Emin Arat’ın sözlerine kulak verelim. “Marmara Üniversitesi olarak imzacı olan arkadaşları listeden seçtik. Yani isim belirlemek için özel bir çaba gösterilmedi. Listede adları açıkça var zaten. Metnin kendisi bir kriterdir.” Bu açıklamayla yukarıda söz ettiğimiz -zaten muğlak ve problemli olan 16 kriteri de kaybetmiş olduk. Terör örgütüyle bir organik bağ olup olmadığı, bir terör eyleminde veya girişiminde bulunulup bulunulmadığının artık bir önemi kalmadı. Bu bildirinin altına imza atan her isim hakkında işlem yapılmasına hevesle yeşil ışık yakıldı.


KHK’LARIN HUKUKİ SORUNLARI

Parlamenter sistemde yasama yetkisi yasama organı olan meclis tarafından kullanılır ve kuvvetler ayrılığı ilkesine göre yürütmenin doğrudan yasama yetkisi yoktur.Aksi halde yetki gaspı söz konusu olacaktır. Ancak yine parlamenter sistemlerde kuvvetler ayrılığı o denli sert değildir. Yasama ve yürütme çoğunlukla yetki gaspı yapmaksızın işlevsel bir işbirliği içinde bulunabilir ancak 3. erk olan yargı her koşulda bağımsız ve tarafsız olmalıdır. Gelgelelim ki TC anayasasında yürütmeye belli oranda yasama yetkisi kullanma imkanı veren bir kurum tanımlanmıştır: Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi. Olağanüstü hallerde cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu bütünleşir ve tek bir yürütme organı gibi hareket edebilir. Yani parlamenter sistemin ayırıcı özelliklerinden olan çift başlı yürütme(Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu) anayasadan kaynaklı bu sebeple pratikte etkisini kaybeder. Anayasaya göre olağanüstü KHK’lar olağan zamanda yapılan KHK’lardan farklı olarak meclisten yetki kanunu almaksızın çıkarılabilir. Bu,yürütmeye yasamanın denetiminden büyük ölçüde kurtularak yasama faaliyeti yapma imkanı tanınması demektir. Üstelik olağan zamanlarda Anayasa md.13 uyarınca temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması kanunla düzenlenme ve öze dokunma yasağı gibi koşullara bağlıyken olağanüstü hal ve sıkıyönetim zamanlarında temel hak ve özgürlüklerin kullanımı kısmen veya tamamen durdurulabilir.Buradaki tek sınır Anayasa md.15 teki “milletlerarası andlasmalardan doğan yükümlülüklerin ihlal edilmemesi” ve “ölçülülük”ilkesi ile 2.fıkrada öngörülmüş sert çekirdek haklardır.Görüldüğü gibi olağanüstü hal khksı çıkarma hususunda yürütmeye geniş bir yetki verilmektedir ancak tabi ki bunun sınırları da vardır. Olağanüstü zamanda düzenlenmiş olsa dahi yürütmeye sınırsız bir yasama yetkisi tanınamayacağı için Ohal khklarının anayasal sınırları içinde kalması esastır.
Bu çerçevede incelendiğinde mevcut Ohal KHK’larının hukuki yönden önemli derecede problemli olduğu görülmektedir:

1) Konu bakımından Ohal KHK’sı olağanüstü halin gerekli kıldığı hususlarda yapılmak zorundadır. Ohal ilan edilmesinin sebebi ülkedeki terör ve 15 Temmuz darbe girişimidir. Dolayısıyla KHK’nın amacının bu ortamı ortadan kaldırmak olmalıdır. Fakat tamamen ifade özgürlüğü kapsamında yer alması gereken ve ülkedeki şiddet ve infial ortamını körüklemekten çok uzak olan BAK Bildirisi nedeniyle yüzlerce akademisyen ihraç edilmiştir. Bu kişiler terörist değildir,15 Temmuz darbe girişimine herhangi bir katkıları olamaz.İmzacı akademisyenlerin ihraç edilmesinin terör ortamının ortadan kaldırılmasına hiçbir faydası olmayacağı açıktır.Üniversitelerdeki öğretimin aksamasına, niteliğini yitirmesine ve akademik özerkliğe balta vurulmasına katkısı ise kuşkusuzdur. Dolayısyla imzacı akademisyenleri ihraç eden KHK konu bakımından sınırı aşmıştır.

2) İkinci sorun zaman bakımından sınır konusundadır. Ohal khkları, ohal süresince geçerlidir ancak bunların olağanüstü halden çıkıldıktan sonra yürürlükte kalmalarında hukuki yarar bulunmamaktadır. Bu nedenle yapılan düzenlemeler ancak geçici olabilir.Bir diğer ifadeyle ohal khksı ile kalıcı düzenleme yapılamaz. Akademisyenlerin tasfiyesinde ise yukardaki KHK metninden anlaşıldığı gibi akademisyenlerin tekrar kamu kurumlarında istihdamı yasaklanmış,akademisyenler kalıcı olarak meslekten men edilmişlerdir. Yani Ohal bitip olağan zamana geçildiğinde dahi bu kişiler mesleklerine dönemeyeceklerdir. Zaman bakımından da söz konusu KHK’lar anayasal sınırlarını ihlal etmektedir.

3) Anayasada olağanüstü hallerde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının 15.maddeye göre kısıtlanabileceğini veya tamamen durdurulabileceğini ancak bu kısıtlamalar milletlerarası yükümlülüklere ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını yukarıda belirtmiştik.
KHK’ların meslekten ihraç edilen kamu görevlileri bakımından getirdiği yaptırımlara bakıldığında ise 15. maddede uyulması gereken ölçülülük kuralına uyulmadığı görülüyor.

a) Yaptırımlar, bu kişilerin meslekten tümüyle ihracına,meslekten kaynaklı tüm haklarının ellerinden alınmasına ve pasaportlarının iptal edilmesine hükmediyor.Zaten halihazırdaki korku ortamında hiçbir üniversite de bu kişileri işe almak istemeyecektir.Üniversiteler tam aksine muhalif görüş bildiren akademisyenlerinin işine son vermek eğilimindedir ki bu da akademik özgürlüğün ne hale geldiğini acı bir biçimde gözler önüne sermekte. Bu kişiler pasaportları iptal edildiği için yurtdışında konuk akademisyen ve ya başka bir görev uyarınca verebilecekleri dersleri de verememekte Türkiye sınırları içinde kalmaya zorlanmaktadırlar. Demokratik bir toplumda çalışma hakkı;insanların uzmanlaştığı mesleği icra etme özgürlüğünü ihtiva eder. Yani çalışma hakkı, herhangi bir işte çalışma suretiyle geçimini sağlamaktan daha özel bir anlam da taşır. Kalıcı bir karar sonucu mesleklerini icra etmeleri yasaklanmış bu kişilerin çalışma haklarının sınırlanmasında ölçülülük ilkesine uyulmamıştır.

b) Yukarıda da ifade edildiği üzere,Ohal düzenlemeleriyle, anayasanın 15. maddesinin 2.fıkrasında düzenlenen “sert çekirdek haklara” dokunulamaz. Bu haklardan biri de masumiyet karinesidir. Masumiyet karinesi, kimsenin kendisine isnat edilen suç ispat olunana dek suçlu sayılamayacağı kuralıdır. Aşağıda ayrıntılı olarak masumiyet karinesine değindik.Ancak şu kadarını burada belirtmek gerekir ki, terörle ilişkisi sebep gösterilerek meslekten ihraç edilen kamu görevlilerinin bu bağı herhangi bir yargı mercii önünde ispat olunmadan, bu konuda delil bulunmadan, yalnızca devletin fişlemesine ve 16 muğlak kritere dayanılarak kişilerin terörist ilan edilmesi ve buna göre ağır yaptırım uygulanması AİHS md.6/2 ve başka uluslararası sözleşmelerde de düzenlenmiş,ihlal edilmemesi bir milletlerarası yükümlülük olan ve olağanüstü hallerde dokunulamayacak sert çekirdek haklardan olan masumiyet karinesini ihlal etmekte.Dolayısıyla KHK düzenlemesi anayasa madde 15’e aykırılık teşkil etmektedir.

c) Ayrıca yine daha sonra değinilmek üzere, imzacı akademisyenlerin Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ni imzalamaları bir düşünce beyanıdır. Anayasa m.25 ‘te“Herkes,düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahiptir.Her ne sebeple olursa olsun kimse,düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz.” açık hükmüyle kişilerin düşünce özgürlükleri anayasal koruma altına alınmıştır. İmzacı akademisyenlerin ülkenin doğusunda yaşanan birtakım olaylara dair devletin politikasını eleştirdiği ve halka barış çağrısı yaptığı bu bildiri kişilerin özgür ve şahsi kanaatlerini yansıtmaktadır.Vatandaşların devletin ya da devlet adamlarının her politikasını desteklemesi düşünce hürriyetine saygılı,demokratik ve çoğulcu bir ülkede zaten beklenmemelidir. Aksine bu şekilde fanatik düşüncelerin çoğulcu demokrasiyle bağdaşmayan otoriter ve totaliter baskıcı rejimlerin tipik beklentisi olduğu kollektif tarihsel tecrübeyle sabittir. Vatandaşların devlet adamlarını ve politikalarını ifade özgürlüğü kapsamında eleştirme hakkı vardır.Eleştiri haklarını kullanıp muhalif görüşler açıklayan bu kişilere düşünce ve kanaatlerinden ötürü yaptırım uygulanması anayasa md.25 ile korunan düşünce özgürlüğünün ağır ve ölçüsüz ihlalidir.

d) Yine anayasa md.27 deki bilim ve sanat özgürlüğü düzenlemesine göre “Herkes,bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme,açıklama yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.” Akademisyenler,üniversitelerde ülkenin gençliğini yetiştiren bilim insanlarıdır. Bu kişilerin meslekten çıkarılmasını gerektiren haller kanunla çerçevesi sıkı sıkıya çizilmiş olarak halihazırda ilgili üniversite disiplin yönetmeliklerinde düzenlenmiştir. Bu haller dışında bu kişilerin haklarında iddia edilen olgu bağımsız ve tarafsız yargı önünde sübuta ermeden meslekten ihraç edilmeleri onların öğretme, üniversite öğrencilerinin de öğrenme hakkına yapılmış keyfi ve ölçüsüz bir müdahaledir. Hakkında terörle ilişkisi olduğu şüphesi olan ya da bu yönde aleyhine delil bulunan akademisyenlerin, eğer çok tehlikeli görülüyorlarsa, bu olgu yargısal yollarla kanıtlanana dek üniversitelerden geçici uzaklaştırılmaları mümkünken, kalıcı şekilde görevlerine son verilmesi hakka açıkça ölçüsüz bir müdahaledir. İhraçlar sonucu bazı fakültelerde öğretim üyesi kalmadığı için eğitim öğretim durma noktasına gelmiştir.Bu durum bilim ve sanat özgürlüğünün yanısıra akademik eğitimin kalitesini de devamlılığını da baltalamaktadır.


HAK ARAMA YOLLARI 

Bu düzenlemeler karşısında mağdur olanlar çeşitli iç hukuk ve uluslararası hukuk yollarına başvurarak haklarını arayabilirler.Ancak öncelikle öngörülmüş iç hukuk yollarının kısıtlı olduğunu ve etkililiğinin tartışılabilir olduğunu belirtmeliyiz.Hukuki yolların etkililiğini denetim ve yargılama mekanizmalarının işleyişini gördükten sonra değerlendirmek daha doğru olacaktır. Eğer etkili bir iç hukuk yolu olmadığı anlaşılırsa mağduriyeti olanlar AIHM ‘e doğrudan bireysel başvuru yapabilmelidir.Fakat öngörülen hukuki yolların doğru yargılamalar yapılıp mağduriyetlerin giderilmesi konusunda pek de umut verici bir manzara oluşturmadığını düşünüyoruz.Şimdi bahsettiğimiz hak arama mercilerini ve endişelerimizi teker teker inceleyelim.

Ohal İşlemleri İnceleme Komisyonu :

Ohal işlemlerine yönelik itirazları değerlendirmek için 685 sayılı Ohal KHKsı ile bir denetsel kurum kuruldu:OHAL KOMİSYONU
Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu:
¥ Başbakan tarafından seçilecek 3 kamu personeli.
¥ Adalet Bakanı tarafından seçilecek 1 hakim/savcı
¥ İçişleri Bakanı tarafından seçilecek mülki idare mensubu 1 kişi
¥ HSYK tarafından Danıştay ve Yargıtay’dan tetkik hakimlerden seçilecek 2 kişi
olmak üzere toplam 7 kişiden oluşuyor.
Ohal kapsamında doğrudan KHK’larla tesis edilen kamu görevinden çıkarma ya da ilişiğin kesilmesi, öğrencilikle ilişiğin kesilmesi, kurum ve kuruluşların kapatılmasına ilişkin işlemler hakkında söz konusu komisyona itirazda bulunulabilecek. Komisyon kendisine yapılan başvuruları inceleyecek ve başvurunun kabul ya da reddine karar verebilecek. Komisyon kararlarına karşı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca (HSYK) belirlenecek Ankara idare mahkemelerinde iptal davası açılabilecek.
Bu komisyonun kurulmasıyla yeni bir iç hukuk yolu yaratılmış oldu. Dolayısıyla bu komisyona başvurulmadan AYM’ye bireysel başvuru yapılması veya AIHM ‘e gidilmesi mümkün değil.
Her ne kadar hükümetin Ohal KHK’larının yarattığı ihlallerin incelenmesi için idari bir denetim makamı oluşturması ihlallerin giderilebileceğine dair bir umut ışığı olsa da oluşturulan yeni iç hukuk yolu olan komisyonun ne derece etkili bir hukuki yol olacağına dair endişelerimiz var. Öncelikle bu komisyon 7 üyeden oluşmakta ancak KHK ile sırf meslekten çıkarılan 90 bin kadar mağdur var. Alt komisyon veya kurullardan olşan sistematik bir yapısı dahi bulunmayan 7 üyeli komisyon 90 bin mağdurun itirazına nasıl yetişecek? İncelemeler ne kadar sürecek? Komisyon incelemesinden sonraki itiraz makamı olan İdare Mahkemesi’ne başvurmak için ne kadar beklenilmesi gerekecek?
Komisyonun insan haklarını ilgilendiren ve ağır sonuçlar yaratan bu düzenlemelere dair başvuruları üstünkörü inceleyip karara bağlaması son derece yanlış ve adaletsiz olacaktır.
İkinci olarak, 7 kişilik komisyonun üyelerinin ikisi hariç tamamı hükümet tarafından atanmakta.Hükümetin atadığı yetkililer hükümetin çıkardığı KHK sonucu yapılan ihlal ve haksızlıkları acaba gerçekten tarafsızca ve hukuk çerçevesinde değerlendirip tespit edebilecekler mi? Anayasa ile”bağımsızlığı ve tarafsızlığı” koruma altına alınmış  yargının dahi bu niteliği uzun zamandır sorgulanıyorken, teknik olarak bir yargı merci olmayan dolayısıyla kendisinden “bağımsız ve tarafsız” olması hukuken beklenemeyecek olan Ohal Komisyonu ne kadar adalet dağıtabilecek?


İdari Yargı Yolu:

TC Anayasası md.125 uyarınca “İdarenin tüm eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” Türkiye’de kamu hizmetinden çıkarılma kararı bir idari işlem olduğu için normal koşullarda bu işleme karşı idari yargıda iptal davası açılması mümkündür. Ancak Anayasanın 148. maddesi uyarınca KHK larin iptaline idari yargı değil AYM karar verebilir. Bu nedenle, idari yargı KHKyi iptal edemeyeceğinden işlevsiz kalmaktadır.
Ancak KHK metninde belirtilen ekli listeleri yani ihraç edilenlerin isimlerinin sayıldığı listeler hakkında farklı bir husus bulunmakta.Bu listelerdeki her bir isim ayrı bir öznel idari işlem sayılmalıdır.İdare mahkemeleri KHK metninin aslının hukuka uygunluğunu denetlemeye muktedir değildir ancak öznel idari işlemleri Anayasa md.125’in açık hükmüne göre denetleyebilir.Nitekim Danıştay da kendisine gelen bir KHK ile meslekten ihraç kararını iptal davasında verdiği kararda bu tür işlemlerin incelenmesi için ilk derece idare mahkemelerinin yetkili olduğunun altını çizmiştir.
Dolayısıyla idari yargı yolu teorik olarak açıktır.İdari mahkeme her kişi için birel nitelik taşıyan bu işlemleri iptal edebilir.


Anayasa Mahkemesi:

a) İptal yolu:
Anayasa Mahkemesi denetimine geldiğimizde ise büyük bir kargaşayla karşı karşıya kalıyoruz. Anayasa madde 148 e göre “….Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.” hükmü açık bir şekilde Ohal KHK’larının esas ya da usul denetiminin AYM yoluyla yapılamayacağını söylüyor. Ancak Türk Anayasa Doktrini’ne göre konu,yer,zaman,yapılış usulü ve denetim bakımından anayasaya aykırı olan OHAL KHK’ları AYM’ce denetlenebilmelidir.Çünkü aksinin kabulü, olağanüstü hallerde her ne kadar kağıt üzerinde anayasal sınırlar bulunsa da pratikte yürütmeye denetimden muaf sınırsız bir yasama gücü kullanma yetkisi verilmesi demek olacaktır. Ki böyle bir yetkinin hiçbir koşulda demokratik bir hukuk devletinde yeri yoktur. Tüm erkler hukukun üstünlüğü ve anayasanın bağlayıcılığı ilkesine tabi hareket etmek zorundadır.
Onun için, kanımızca bu KHK’lara karşı AYM’de iptal davası açılabilmelidir. Çünkü AYM, önüne getirilen metnin ismine bakıp da kendini o isimle bağlı saymaz. Önüne gelmiş metnin Anayasa’nın öngördüğü gerçek bir “Ohal KHK’sı” niteliğinde olup olmadığını incelemek ve bu nitelikte görmediği düzenlemeleri anayasaya uygunluk denetimine tabi tutmak zorundadır.
Yakın geçmişte Anayasa Mahkemesi, Ohal KHK’larını anayasal sınırlara uymadığı gerekçesiyle denetlemişti. SHP (Sosyaldemokrat Halkçı Parti) 1990 yılında çıkarılmış 2 ayrı Ohal KHK’sını AYM’ye götürdü ve bunların birçok maddesini iptal ettirdi. Hatta, AYM bu vesileyle şu tespitleri yaparak günümüz açısından fevkalade önemli bir içtihat oluşturdu:
1) OHAL’in gerekli kıldığı konularda çıkarılmayan kararnameler OHAL KHK’si sayılamazlar ve bunlar hakkında AYM’ye iptal davası açılabilir.
2) OHAL KHK’leri sadece OHAL süresince geçerlidir. OHAL kalkınca bunlar da kendiliğinden yürürlükten kalkar. OHAL’in veya sıkıyönetimin gerekli kıldığı konularda çıkartılan KHK’ler, bu rejimlerin ilan edildiği bölgelerde ve ancak bunların devamı süresince uygulanabilirler.
3) OHAL KHK’leri yasalarda değişiklik yapamaz. Çünkü bunlar sadece “OHAL’in gerekli kıldığı konular”a ilişkindir ve OHAL süresince geçerlidir. Bu kuralların OHAL bölgeleri dışında veya OHAL’in bitmesinden sonra da devamı isteniyorsa, yasa çıkarmak şarttır.

Yani AYM md.148’deki hükme rağmen daha önce 2 kez OHAL KHKlarını iptal yoluyla denetlemiş ve konu bakımından anayasaya aykırı olan KHK’ların Ohal KHK’sı sayılamayacağına, bunların olağan zaman KHK’ları gibi anayasal denetime tabi olacağına dair hukuk devleti ilkesinin gereğini ortaya koyan içtihatlar oluşturmuştur.

Buna rağmen CHP, 668 sayılı KHK’yla birlikte toplamda 4 ohal KHKsı hakkında AYM’ye bu içtihadını emsal göstererek iptal davası açtığında AYM verdiği kararda “ Ohal KHK’larının AYM tarafından denetlenebilmesi için bu yöndeki bir anayasal yetkinin açıkça tanınması gerekir. …Ohal KHK’larının herhangi bir ad altında yargısal denetime tabi tutulamayacağı açıktır. Yapılacak yargısal denetim, anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğünü düzenleyen anayasanın 11. maddesiyle ve hiçbir kimse veya organın kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamayacağına ilişkin anayasanın 6. maddesiyle bağdaşmaz.” Ifadesine yer vererek anayasa m.148 i öne sürmüş ve başvuruyu reddetmiştir.

Halbuki bahsettiğimiz KHKlarının anayasaya aykırı olduğu çok açıktır. KHKlar, konu ve zaman bakımından anayasal sınırların dışına taşmış ayrıca temel hak ve özgürlüklere ölçüsüz müdahale eden düzenlemeler yaparak anayasada öngörülmüş pek çok hakkın ihlaline sebebiyet vermiştir.Dolayısıyla AYM nin içtihadı uyarınca bunlar gerçek bir Ohal KHK sının özelliklerini taşımadığı için AYM denetiminden muaf olamamalıdırlar.AYM nin bu husustaki tutumu anlaşılabilir değildir.

Belirtmeliyiz ki, bu karar AYM’nin anayasal bir hükmü Anayasallık ve hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde amaçsal yorumlaması gerekirken ne denli lafzi ve basit şekilci biçimde yorumladığını gösteriyor.Normlar hiyerarşisine göre bir hukuk devletinde yapılan tüm düzenlemeler anayasa md.90/son daki “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların anayasaya aykırılığının denetleyemeyeceği” hükmü hariç Anayasa’ya uygun yapılmak zorundadır. Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş amacı ve tarihsel misyonu da hukuk devleti prensibini sağlamlaştırmak için tüm yasal düzenlemelerin Anayasa’ya uygun olduğunu kontrol etmek ve olmayanları iptal etmektir. Kararında Ohal KHK’larının anayasaya aykırılığını denetlemesinin anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü prensibiyle bağdaşmayacağını belirten AYM, aslında anayasaya açıkça aykırı bir düzenlemenin yürürlükte kalıp sonuç doğurmasına izin vererek anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesini hiçe saymaktadır.Bu yönden tarihsel misyonuyla ve geçmiş içtihadıyla çelişkiye düşmüştür.Sonuç olarak AYM nin bu kararından sonra AYM’ye iptal yoluyla KHK’ların götürülme ihtimali yoktur.

b) İtiraz Yolu:
AYM’ye diğer bir başvuru yolu olan itiraz yolu ise teoride açıktır. Ohal KHK’larının AYM tarafından denetlenemeyeceğini öngören anayasa md.148 hükmü yalnızca iptal yolunu kapsamakta,itiraz yolu açık bırakılmaktadır.Dolayısıyla KHK düzenlemesi itiraz yoluyla AYM önüne taşınarak iptal edilebilir.Ancak pratikte bu yolun işleyeceğine dair şüphelerimiz bulunuyor. Çünkü itiraz yolunun işletilebilmesi için:
¥ Bakılmakta olan bir dava olmalıdır.
¥ Davaya bakmakta olan bir “mahkeme” olmalıdır.
¥ Davada uygulanacak bir kanun ya da KHK hükmü olmalıdır.
¥ Mahkeme uygulanacak hükmü anayasaya aykırı görmeli veya aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varmalıdır.

AYM’nin haklarında hiçbir cezai soruşturma,kesin kanıt,terör örgütü bağlantısının ispatlanması aranmadan iki üyesini “KHK ile yapılan düzenlemede terör örgütüyle bağın sübut derecesinde ortaya konması aranmamıştır.Genel kurulun bu yöndeki değerlendirmesi yeterli görülmüştür.” diyerek ve daha sonra da yine aynı kararda bu kanaate varılabilmesi hiçbir delile dayanmak gerekmediğini belirterek meslekten çıkarması, hukuk mantığının asla kabul edemeyeceği ve yargı bağımsızlığına aykırı bir durumdur.
İşte bu nedenle masumiyet karinesini ve hukuk devleti ilkesini dikkate almayan bir tutum takınan AYM’nin mevcut bir davada uyuşmazlık teşkil eden KHK hükmünü itiraz yoluyla denetlemesi hiç de olası gözükmüyor.
AYM nin nasıl karar vereceği bir yana ,burada en önemli olan nokta uyuşmazlığa bakan derece mahkemelerinin uygulanacak KHK hükmünün Anayasa’ya aykırılığını ciddi bulup itiraz yolunu işletebilmesidir. Zira Ohal KHKlarının anayasal sorunları kısmında belirttiğimiz üzere KHKlar pek çok açıdan problemlidir.Bu durumdan daha ciddi ve bariz bir Anayasa’ya aykırılık iddiasının olmayacağı kanaatindeyiz. Şayet mahkemeler KHK hükmünün anayasaya aykırılık iddiasını ciddi bulmaz,AYM ye itiraz yoluyla başvurmazlarsa elimizde AYMnin tutumunu değerlendirecek bir verimiz dahi olmayacaktır.

c) Bireysel Başvuru:
AYM’ye 2010 referandumu anayasa değişikliği ile eklenen yeni bir kurum olan bireysel başvuru yoluyla da başvurulabilmektedir.
Bireysel başvuru kısaca; bireylerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınmış haklarından bir ya da birkaçının kamu gücü tarafından ihlal edilmesi halinde bu ihlalin tespitini ve giderilmesini isteyebileceği kurumdur.Ancak bireysel başvurunun yapılabilmesi için tüm iç hukuk yollarının tüketilmiş olması gerekmektedir.

Ohal KHK’larıyla meslekten ihraç kararları hakkında mağdurların bireysel başvuru imkanı da teoride mevcuttur. AYM şu ana kadar Ohal KHKlarını denetleme konusunda çekimser davranmış olsa da bir yasal düzenlemenin anayasaya aykırılığını iptal,itiraz yollarıyla denetlemek ve bireylerin bu sebeple uğradıkları hak ihlallerini bireysel başvuru vasıtasıyla tespit etmek AYM nin anayasal sorumluluğudur. AYM genel düzenlemeyi denetleme konusunda kendisini yetkisiz bulmuş olsa dahi mahkemenin (AYM), düzenlemenin yol açtığı insan hakları ihlallerini tespit edebileceğini ve etmesi gerektiğini düşünüyoruz.

AİHM SÜRECİ
Bilindiği gibi Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraftır ve 1990 yılında da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini tanımıştır.

AİHM’e kişisel başvuru yoluyla sözleşme kapsamındaki haklarından bir ya da birkaçı taraf devletçe ihlal edilmiş kişiler başvurabilir. Başvuru ihlalin gerçekleştiği veya iç hukuk yollarının etkisiz olacağının anlaşıldığı tarihten itibaren 6 ay içinde yapılmalıdır.

Hükümet, Avrupa Konseyi’ne 21 Temmuz 2016’da olağanüstü hal ilanı ile ilgili bildirim yapmıştır. Bu bildirimde Ohal ilanının nedenleri ve alınacak tedbirlerin amaçları belirtilmiş bu şekilde olası ihlallerin de mazur görülebilirlik çerçevesi çizilmiştir. Türkiye aynı zamanda AİHS’i sözleşmenin, “olağanüstü hallerde sözleşmeyi askıya alma” başlıklı 15. maddesi uyarınca askıya almış bulunuyor.

Bundan sonra sözleşmenin askıya alındığı süre boyunca alınacak tedbirlerin orantılılığı ve uluslararası yükümlülüklere uygunluğu konusunda AIHM’in denetimi devam ediyor. Çünkü sözleşmeyi askıya almak taraf devletin insan haklarını keyfi şekilde ihlal edebileceği ve uluslararası denetimden kaçınabileceği bir geniş alan yaratmamakta. AİHM’in denetimi devam etmekte. Orantısız veya uluslararası yükümlülüklere aykırı bir önlem alınıp uygulandığı vakit AİHM 15.maddenin kapsamından çıkıldığı gerekçesiyle ihlal kararı verilebilecektir.

OHAL KHK’LARI AİHS’İ İHLAL EDİYOR MU?

a) Masumiyet Karinesi ve Adil Yargılanma Hakkı:

Tasfiye edilen kişiler hakkında KHK metniyle “terör örgütleriyle ilişkisi,iltisakı,bağlatısı olduğu” gerekçesiyle bu idari kararların uygulanmış olduğunun tespitini tekrar yapalım. Hukuksuz bir şekilde alınmış ve uygulanmakta olan bu kararlar kişileri önemli derecede hak yoksunluklarıyla muhattap kıldıkları için adeta bir yaptırım niteliğine dönüşmüşlerdir. BAK Bildirisi imzacıları açısındansa bu kararların bir ceza gibi uygulandığını söylemek yanlış olmaz.Aynı zamanda muhattap alınan kişiler için bu kararların uygulanması dolaylı bir “suç isnadı”dır. Çünkü bu kişilerin gerçekten terör örgütüyle iltisaklı olup olmadıklarının tarafsız ve bağımsız ceza mahkemeleri önünde adil yargılanma usullerine uyularak tespit edilmesi, suçlu oldukları kesinliğe kavuştuktan sonra ise ceza verilmesi uygun olurdu.

Bir kimsenin terör suçundan ceza alabilmesi için bir kere bu suçu işlediği sabit olmalıdır.
Böyle bir kişinin terör örgütü mensubu olduğunun yargı önünde sabit olması, terör örgütü mensubu olmayan kişinin de bu amaçla suç işlediğinin sabit olması gerekmektedir ki bu kişileri terör suçlusu olarak cezalandırabilelim. Aksi halde adil bir yargılama olmadan yalnızca muğlak kriterlere dayalı terör örgütüyle ilişkisi olduğu şüphesi sonucunda kişiyi cezalandırmak hukukun temel ilkelerinden olan ve AİHS m.6/2’de koruma altına alınmış olan “masumiyet karinesi”ne aykırıdır.

Konumuz olan akademisyenlere geri dönelim.Bu kişiler,haklarında hiçbir yargı kararı dahi olmadığı halde KHK’da belirtilen listelerle kim tarafından neye göre isnat edildiği belli olmayan bir şekilde “terör suçlusu” addedilmişler ve haklarında orantısız yaptırımlara hükmedilmiştir.Bu, açık bir suç ve ceza isnadıdır. Bu kişiler hakkında ,masumiyet karinesine aykırı olarak; AİHS md.6’da belirtilen adil yargılanma hakkı tanınmadan, hakim önüne dahi çıkarılmadan suç isnadı yapılmış ve buna dayalı ceza verilmiştir. Bu durum bütünüyle hukuka aykırıdır.Hukukun en temel ilkelerinden birini yoksayarak yapılmış bir uygulamadır.

AİHM içtihadına göre kamu yararı ne kadar güçlü olursa olsun adil yargılanma hakkından feragat edilemez.

b) Özel Hayat Güvencesi ve Ayrımcılık Yasağı:
AİHS md.8’deki özel hayat güvencesi bakımından:

AİHM nezdinde özel hayat “bireylere kişiliğini oluşturabilecği ve geliştirebileceği bir alanın garanti edilmesi“dir.”Diğer insanlarla ve dış dünyayla ilişki kurma ve geliştirme hakkı ve kişisel gelişim hakkı” da özel hayat kapsamındadır. Mesleki nitelikteki faaliyetler bu bağlamda ele alındığında bir akademisyenin öğrencileri ve akademinin diğer personeliyle ilişkiler kurması ve akademik araştırmalarla kendini geliştirmesi özel hayatına dahildir. Bu imkanın bütünüyle ve sürekli olarak engellenmesi elbette ki kişinin hayatının bir parçası olmuş sosyal ve mesleki ortamından mahrum kalmasına sebep olacağı için özel hayata müdahale teşkil edecektir.

AİHS md.14’teki ayrımcılığa uğramama hakkı bakımından:

Kişilere tepeden “terörist” suçu isnat edilmesi günümüz Türkiye koşullarında halkın bu konudaki hassasiyeti ve farklı düşüncelere hoşgörü sınırının ne denli dar olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu kişiler aklanıp görevlerine iade edilseler bile  toplumun gözündeki “terörist” algısının kırılması  uzun yıllar alacağından,  ayrımcılığa maruz kalacaklardır. Özellikle iktidarın akademi, basın, dernekler, sanatçılar vb. hakkındaki sert ve ayrımcı söylemleri ,BAK bildirisi süreci başta olmak üzere bu kişiler hakkında toplumun bir bölümünde haksız bir önyargı yaratmış bu nedenle bunların terörist olarak damgalanıp işlerinden atılmaları da toplumun çoğunluğunu hiç rahatsız etmemiştir.

c) İfade Özgürlüğü:

Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ni imzalamaları sebebiyle meslekten ihraç edilen imzacı akademisyenler açısından bu düzenlemenin ihlal ettiği en önemli hak elbette ki ifade özgürlüğüdür. AİHS md.10 ve anayasa md.25 ve 26’da koruma altına alınmış olan ifade özgürlüğü;kişilerin siyasi,sosyal,ekonomik,sosyolojik vb. onularda edindikleri bilgiler doğrultusunda oluşturdukları şahsi kanaatlerini özgürce açıklayabilmeleridir. Demokratik bir toplumda ifade özgürlüğü vazgeçilmezdir,çünkü farklı görüşlerin demokratik çoğulculuğa uygun olarak ortaya çıkmasına,bunun üzerine insanların farklı düşünceleri değerlendirerek açık görüşlü ve hoşgörülü olabilmelerine ve bir duruma farklı bakış açılarıyla yaklaşarak daha objektif ve sağlıklı düşünebilmelerine hizmet etmektedir.

AİHM nezdinde ifade özgürlüğü “sadece olağan karşılanan,zararsız ya da önemsiz görülen bilgi ve düşüncelerin açıklanması bakımından değil;ayrıca devlete ve toplumun belirli bir bölümüne aykırı gelen,onları rahatsız eden,endişe verici ve hatta şoke edici görüşler bakımından da geçerlidir”(Handyside/Birleşik Krallık,7.12.1976,para.49)

BAK Bildirisi’ndeki husus da siyasi ve sosyal bir devlet eleştirisi olup kamuoyunun gözünden uzaklarda yaşanan,medyada dahi yeterince yer bulmayan olgulara kamuoyunun dikkatini çekmiş ve bir çeşit sosyal bilinç oluşturmayı hedeflemiştir.Siyasi iktidarlar genel kamuoyunu temsil ettikleri için eylem ve fiilleri bakımından kamuoyunun onayına daima ihtiyaç duymaktadır.Bir siyasi iktidarın siyasi meşruiyeti, ancak toplumun onayını alabildiği ölçüde bulunur. Dolayısıyla güçlü ve baskın karakteri nedeniyle siyasi iktidar, kamuoyunun eleştirilerine büyük ölçüde hoşgörü göstermek ve katlanmak durumundadır. Bunun yanında,kollektif bilinç oluşturmaya ve toplumsal bir soruna insan hakları bazında dikkat çekmeye yarayan siyasi görüşlerin beyanına müdahale edilmesi için çok önemli sebeplerin bulunması gerekmektedir. Açıkça somut bir suç eylemine tahrik oluşturmayan,nefret söylemi olmayan,toplumda kaos ve infial yaratabilecek nitelikte olmayan düşünce beyanlarına müdahale edilmesi md.10 un ihlalini teşkil eder. BAK Bildirisi, herhangi bir suça teşvik etmeyen, nefret söylemi içermeyen ve infial yaratma potansiyeli olmayan ve fakat devlet politikasını eleştiren bir beyannamedir. Bu nedenle imzacıların ifade özgürlüğüne müdahale edilmesi doğru değildir.

“Aykırı görüşlerin baskı altında tutularak yasaklanmaya kalkışılması halinde, kamuoyu önemli sosyal ve siyasi konular üzerinde düşünmekten alıkonacaktır. Düşüncelerin açığa vurulmasının engellenmesi halinde düşmanlıklar kökleşecek,muhalefet yer altına itilerek toplumsal sorunlar artık akıl yoluyla değil,kuvvet kullanılarak çözümlenmeye çalışılacaktır.”(İnsan Hakları El Kitabı)

Terörle mücadele ederken, siyasi ifade özgürlüğünün ihlal edilmemesi gerekir. Nitekim, devletin uyguladığı şiddeti veya terörle mücadele yöntemini eleştirmek terör propagandası yapıldığı anlamına gelmemelidir. Bir örgütle benzer taleplerin dile getirilmesi kişilerin terörist veya terör örgütü sempatizanı olduğu anlamına gelmez.

İfade özgürlüğünün sınırları dar değil geniş yorumlandığından yukarda bahsettiğimiz ayrıksı haller yoksa eleştiri hakkının kullanımı niteliğinde olan bu beyana karşılık terör suçu isnadı ve ağır yaptırımların öngörülmesi elbette ki orantısız bir müdahale sayılmalıdır.

AİHM siciline bakacak olursak şimdiye dek AİHS’in ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesinin ihlal edildiğinin tespit edildiği 610 karardan 258’i Türkiye aleyhinde verilmiştir. Bu oranla Türkiye, Avrupa Konseyi’nde ifade özgürlüğünü en çok ihlal eden ülke olarak yıllardır açık farkla başı çekiyor.

Burada belirtmek isteriz ki, her ne kadar yazımızın konusu çerçevesinde imzacı akademisyenlerin anayasal haklarının ve temel insan haklarının ihlal edildiğinin altını çizmiş olsak da,bunlar dışında kalan diğer kamu personeli ve akademisyenler de haklarında tarafsız ve bağımsız bir yargı merci incelemesi sonucu verilmiş bir terör suçundan mahkumiyet kararı veya terör örgütleriyle ilişiğine dair delil bulunmadığı halde bu yaptırımlara maruz kalmışlardır.Bu kişilerin terörle iltisakı olduğuna dair toplumda dolaşan söylentiler,genel kanı veya zamanında FETÖ nün bünyesinde görev almış olması dahi aslında fiilen ve fikren terör yanlısı ya da darbeci olduklarını söylemeye yetmez.Bu hassas hususun gelişigüzel biçimde kişilere isnat edilmesi yine Anayasamız ve AIHS te koruma altına alınmış ohal nedeniyle kısıtlanamayacak haklardan olan masumiyet karinesine aykırıdır.Yine,kişilerin toplumsal ayrımcılığa ve ötekileştirmeye maruz bırakılmaları nedeniyle AIHS md.8 ve 14 teki özel hayat güvencesi ile ayrımcılık yasağına aykırıdır. Ayrıca bu kişileri kapsayan KHK düzenlemesi yukarıda belirttiğimiz üzere anayasal sınırları aştığı için yine hukuksuz bir işlem sonucu öngörülen yaptırımlar bunlar için de hükümsüz olmalıdır.

Hukuki ve sosyolojik analiz biçimi objektif ve kapsayıcı olmalıdır.Adaleti temsil eden sembolün gözleri bağlıdır.Hukuk önünde herkes eşittir.Hiç kimse ne olumlu ne de olumsuz bir önyargıyla değerlendirilemez.Bu nedenle suçu sabit olmaksızın kişiye yapılan hukuksuz yaptırımlar desteklenmemelidir.Bu,ancak tahammülsüzlük ve linç kültürüne hizmet edecek ve kutuplaşma yaratarak toplumun bir arada yaşamasını zorlaştıracaktır.

Unutulmamalıdır ki:
“Demokratik bir hukuk devleti, adaletin sağlanması ve suçluların cezalandırılması için yeterli araca sahiptir.Adalet yerine intikam duygusuna hizmet etmemelidir.”(Avrupa konseyi ve Venedik Komisyonu’nca belirlenen Rehber İlkeler)


GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İHRAÇLAR

Türkiye Cumhuriyeti tarihi ne yazık ki hep darbelere veya siyasi sebeplerle yapılan zulümlere sahne olmuştur. Bu durumlarda uygulanan yaptırımlardan dönem iktidarlarını tedirgin eden üniversiteler de nasibini almıştır. 10’ar 20’şer yıl arayla muhalif sesleri susturmak ve terörize etmek amacıyla “reform”, “inkılap” kılıfıyla yüzlerce eğitimcinin işine son verilmiştir. Bu dönemlerin yarattığı korku ortamı sebebiyle ihraç edilen kişiler yalnızca kamuoyundan değil kendi çalıştıkları kurumdan, iş arkadaşlarından da destek görememişlerdir. Kronolojik olarak bakarsak:
1933 değişiklikleri: Atama ve yükseltmelerin çağdaş akademik kriterlere uymaması gerekçesiyle Üniversite Reformu adı altında İstanbul Üniversitesi’ndeki 156 akademisyenin 87‘sinin işine son verildi.
27 Mayıs 1960: DP’ye yapılan askeri darbe sonucunda 147 akademisyenin görevine son verilmiştir.
12 Eylül 1980: Yükseköğretim Kanunu uyarınca üniversitelerde kılık kıyafet de dahil bir merkezileşme ve tektipleşme politikasına gidildi. 1402‘likler olarak da bilinen 196 öğretim üyesinin işine son verildi. Üniversiteler YÖK tarafından sindirildi, öyle ki Kenan Evren’e İstanbul Üniversitesi taraından fahri doktora verildi.
28 Şubat süreci: Post-modern darbe olarak nitelendirilen süreçte yüzlerce akademisyen tasfiye edilmiştir.

15 Temmuz 2016:
Darbe girişimi sonrası yaşanan tasfiye sürecinde 5000‘e yakın akademik personel ihraç edilmiştir.

Geçmişten günümüze benzer amaçlarla benzer uygulamalara gidilmiş. Ancak günümüzdeki ihraçların sayıca çok daha kapsamlı olduğu ortada. 1402’liklerden Prof. Dr. Korkut Boratav kendi dönemiyle karşılaştırdığında bugünkü ihraçlarla ilgili şunları söylüyor: “Bugün durum biraz daha ağır. Daha kapsamlı bir tasfiye söz konusu. 1402 sayılı yasanın verdiği yetkilerin dışında geniş bir alanda yasal haklarımız korunuyordu. İdari yargıya başvurma imkanı vardı. Başlangıçta aleyhimize çıkan kararlar, yeni içtihatlar oluşunca lehimize döndü. Örneğin; emeklilik haklarını kazanan arkadaşlarımız ikramiyeleriyle birlikte emekli aylıklarını aldılar. Pasaportlarımız iptal edilmedi, sadece renk değiştirdi. Yurt dışında çalışma, burs, bilimsel toplantılara katılma imkanları kullanılabildi.” Bugünkü ihraçların çok daha kapsamlı ve mağduriyet yaratma odaklı olduğunu söyleyebiliriz. Tarihimiz boyunca da üniversiteler bünyesinde akademik ihraçlar nedeniyle bazen 2 bazen 5 senelik kayıp dönemler yaşadı. Geçmişte yaşanan tasfiyelere baktığımızda işğine son verilen akademisyenlerin hep bir ortak noktada birleştiğini görüyoruz:

Fikir üreten insanlardı.
Geri döndüler.

Yazarlar:
İREM ÖZBAY (Bahçeşehir Üni. Hukuk Bölümü öğrencisi) e-mail:iremzbay@hotmail.com ZEYNEP KÜÇÜK (Boğaziçi Üni. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisi) e-mail:zeynepkucuk307@gmail.com

TEŞEKKÜR
Yardım ve katkılarından ötürü Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Bölümü öğretim üyeleri Abdülkadir KAYA ve Didem YILMAZ‘a, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Zeynep Kadirbeyoğlu‘na teşekkür ederiz.

KISALTMALAR
Ohal: Olağanüstü hal
KHK: Kanun hükmünde kararname
BAK: Barış İçin Akademisyenler
YÖK: Yükseköğretim Kurulu
FETÖ: Fetullahçı Terör Örgütü
MİT: Milli İstihbarat Teşkilatı
MASAK: Mali Suçları Araştırma Kurulu
AYM: Anayasa Mahkemesi
HSYK: Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu

AIHM:Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

AİHS: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

DP: Demokrat Parti

KAYNAKÇA
1. Barış İçin Akademisyenler, Olağanüstü Zamanlarda Akademiyi Savunmak, Kerem ALTIPARMAK-Yaman AKDENİZ, İletişim Yayınları
2. İnsan Hakları El Kitabı, Durmuş TEZCAN- Mustafa Ruhan ERDEM- Oğuz SANCAKDAR- Rıfat Murat ÖNOK, Seçkin Yayınları
3. YÖK’ün Gölgesinde, Bilim Tarihi Işığında Bir Laboratuvar, Reşit CANBEYLİ, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları
4. Anayasa Hukukunun Temel Metinleri, Necmi YÜZBAŞIOĞLU, Beta Yayınları
5. http://t24.com.tr/haber/ohal-ve-khkleri-uzerine-her-sey,356521
6. http://www.hukukihaber.net/kararlar/danistay-ohal-khklari-ile-ihrac-edilenler-idare-mahkemesine-basvurmali-h82775.html
7. http://www.ogretmenlericin.com/meb/kamudan-haber/olaganustu-hal-islemleri-inceleme-komisyonu-ohal-komisyonu-nedir-13634.html
8.http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/588452/OHAL_kararnamelerinin_hukuksal_sorunlari.html

Takip eden iki sekme aşağıdaki içeriği değiştirecek.

İrem Özbay

Galatasaray Lisesi mezunu. Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi İlgi Alanları: Müzik,edebiyat,felsefe,hukuk Bildiği Diller: İngilizce,Fransızca