Foucault’dan Günümüze: Gözetim Toplumu

İktidarın geçmişi çok eskilere dayanır. Devlet nosyonun oluşmasından da öncelere… İktidar ilişkileri, aileden devlete uzanan her türlü kurumda ve çok çeşitli olup güç ve düzeni temsil eder.Tüm iktidar çeşitlerinde varolmakla beraber en belirgin şekilde siyasi iktidarda gözlemlenebilen özellik ise iktidarın “bilme isteği”dir. Bir devletin bürokratik,siyasal,ekonomik ve sosyal hizmetlerini topluma sunabilmesi için elbette bireylerin belli başlı bilgilerine ihtiyacı vardır.Aksi takdirde devlet mekanizması kamu hizmetlerini gereği gibi yerine getiremeyip insanların yaşamını sekteye uğratır.Ancak bizim bahsettiğimiz bilme isteği,devletin vatandaşlarına dair gerekli ve yeterli bilgilerden çok daha ötesine olan merakıdır.

Artan nüfus ve yeni dünya düzeni,devletler açısından güvenlik ihtiyacını üst düzeye taşımış ve bireyin önemini arttırmıştır.Bu bağlamda ulus devletin doğuşundan sonra üst boyutlarda ortaya çıkmış bu “bilme isteği”nin temeli, iktidarın özellikle kendi devletinde bulunan insanları potansiyel tehdit olarak algılaması ve kontrol altında tutma çabasıdır. Devlet bunu gözetim mekanizmasıyla sağlar. Gerçekten de modern devletin insanlarının dört bir yanı gözetim mekanizmaları ile çevrilidir.Çünkü modern devlet herkesin ne yaptığını ve hatta ne düşündüğünü,bu bağlamda devlet için bir tehdit teşkil edip etmediklerini ya da tehdit olma potansiyellerini bilmek hırsı içindedir.

Modern gözetim mekanizmalarının fikir babası Jeremy Bentham’dır. Faydacı ekole mensup bir düşünür olan Jeremy Bentham ve mimar kardeşi Samuel Bentham,devlete en az masrafla en çok verim sağlayacak bir hapishane mimarisi oluşturmuşlardır.1785 yılında tasarladıkları bu modern hapishanenin adı  Panopticon’dur. Bu isim, aslında mimari tasarımın altında yatan Bentham’ın felsefesini özetler niteliktedir.”Pan”(bütün) ve “opticon”(görmek) kelimelerinden oluşan Panopticon “bütünü gören,her şeyi gören” demektir.

pan

Panopticon mimarisi yuvarlak bir yapıdır ve tek kişilik hücrelerden oluşmaktadır.Hücreler birbirinden bağımsız olup iki hücre arasında iletişim kurulamamaktadır.Bu iletişim koparılmışlığının amacı bireylerin örgütlenmesinin  ve anarşist hareketlerinin önüne geçmektir.Adeta çember şeklinde bir yapı oluşturan  hücrelerin tam ortasında bir gözetleme kulesi bulunmaktadır.Bu kulede bulunan gözetleyici,hücrelerdeki mahkumlardan sorumludur.Buraya kadar normal gibi görünen Panopticon tasarımının çarpıcı noktası şudur: Hücrelerin içi aydınlık ve dışarıdan tamamiyle görünebiliyorken Gözetleyicinin bulunduğu kulenin dışarıdan görünmesi mümkün değildir.Yani Gözetleyici kulesinden mahkumları apaçık görebiliyor ancak mahkumlar Gözetleyici’nin orada olup olmadığını anlamak  için kuleye baktıklarında karanlık bir cam görüyorlar. Gözetleyici tüm gün orada oturup mahkumların her anını izliyor olabilir veya kulesinde olmayıp mahkumlardan habersiz olabilir. Ancak mahkumlar aradaki farkı asla keşfedemeyeceklerdir.

Bentham’ın faydacı felsefesine göre Panopticon tasarımı harika bir sistemdir.Çünkü görünmez kılınmış gözetleyici sayesinde mahkumlar her an izleniyormuşçasına kontrollü davranacaklar üstelik bu benzersiz düzen içinde gözetleyicinin enerji harcamasına dahi gerek kalmayacaktır.Sonuç olarak görünmez bir göz tarafından izlenen mahkumlar yeryüzünün en uslu mahkumları olacak ve düzene harfiyen uyacaklardır.

  1. yüzyıl Fransız düşünürlerinden Michel Foucault,Bentham’ın 1758’de yaptığı Panopticon tasarımı hakkında çok ilginç ve bir o kadar da doğru bir tespitte bulunmuştur.Foucault, Panopticon’un yalnızca bir hapishane tasarımı olmadığını, bu tasarım gerçeğe hiçbir zaman aktarılmamış olsa dahi temelindeki düşüncenin hayatımızın her yerinde olduğunu söylemiştir.Yalnız hapishanelerdeki mahkumlar değil,okullardaki öğrenciler,kamu kurumlarındaki memurlar,hastanelerdeki personel ve hastalar kısacası kamusal hayatın her alanında birey görünmez bir göz tarafından izlenmektedir.

Görünmez bir göz tarafından izlenme hissi Tanrısal bilgelikle de bağdaştırılabilir.Tıpkı insanlık tarihiyle birlikte gelişen ilahi inanışların temelindeki “Tanrı her şeyi görür.” anlayışı gibi modern devletin gözü de her şeyi görmekte ve kaydetmektedir.

“Hapishanenin Doğuşu” adlı eserinde bundan bahseden Foucault, 20. Yüzyılın gerçeğini de yüzümüze vurmuştur.Aslında hepimizin modern hapishanelerde yaşadığımız ve her anımızda görünmez göz tarafından izlendiğimiz gerçeği. Bu konuda Foucault,modern devletin gözetimci olduğunu örneğin feodal sistemdeki bir toplumda siyasi iktidarın insanların ne yaptığıyla o kadar da ilgilenmediğini belirtmiştir.Gözetim merakı daha çok , gelişen teknolojik sistemlerin ve kapitalizmin sarmalındaki modern devletin bir takıntısıdır. Foucault bu düşüncelerini şu sözlerle ifade eder:

“… Bir an geldi ki,herkesin iktidarın gözü tarafından fiilen algılanması gerekli oldu.Kapitalist türde bir toplum olsun istendi,yani mümkün olduğunca yaygınlaştırılmış,verimli bir üretimle birlikte; işbölümünde kimilerinin şu işi,kimilerinin bu işi yapmasına ihtiyaç olduğunda,halkın direniş hareketlerinin,ataletinin veya isyanının,doğmakta olan bu kapitalist düzeni altüst etmesinden korkulduğunda, işte o zaman her bireyin somut ve keskin gözetlenmesi  gerekli oldu…”

Foucault,20. Yüzyılın kapitalist sistemlerinde iktidarın biçim değiştirdiğini belirtir. Artık tek kişilik ve yüzünü sürekli gördüğümüz bir kral iktidarı yerine,.., insanların iktidarın mutlak gözetimi nedeniyle kendi kendilerini kontrol ettiği bir düzen vardır.(2) Bu düzen, görünmez iktidarın düzenidir ve modern devlet yeni bir otorite biçimi uygulamaya başlamıştır.Devlet, sürekli gözetim mekanizması sayesinde toplumsal hayatta bireylerin kuraldışı ve anarşik faaliyetlerini mümkün mertebe engellemeyi amaçlamıştır. Her alanda izlendiği duygusu bilinçaltına kadar işleyen birey ise devletin görmeyeceği veya haberdar olmayacağı bir hareket yapabilme ihtimalini dahi sorgular hale gelir. Bu sürekli izleniyor olma psikolojisi içinde devletin tehdit olarak algılayabileceği her türlü davranıştan kaçınarak ve hatta otoriterleşmiş toplumlarda muhalif düşüncelerini dahi ifade etmekten korkarak hayatını sürdürmeye çalışır.

Foucault’nun modern hapishanelerde gözetlenerek yaşadığımız teorisini destekleyen Althusser da bu teoriye bir katkıda bulunarak devletin bu gözetimi ideolojik aygıtları vasıtasıyla yaptığını söylemiştir. Althusser’a göre iktidarın mutlak gözetimini sağlayan özelliği görünmez olmasıdır.Bununla birlikte iktidar kendini görünür kılabilmek adına çeşitli yöntemler kullanır.(2) Çünkü görünmez iktidarın topluma tamamiyle nüfuz edebilmesi için bir parça görünürlüğe ihtiyacı vardır. İşte iktidar bu görünürlüğü, dinsel,siyasal,sendikal,hukuki ve kültürel ideolojik aygıtlarıyla sağlamaktadır. Toplumsal hayatın kurumlarından olan aile,eğitim kurumları,basın-yayın organları,sendikal örgütler ve hatta sanat ve edebiyat dahi devletin ideolojik aygıtlarındandır.İktidar ideolojisini bu aygıtlar yoluyla topluma aktarır ve kontrolü sağlar.

Bu iki düşünürün bize anlatmak istediği şey,modern-kapitalist devletin bireyleri mutlak gözetim ve denetim altına alma çabası içinde olduğudur. Ve bu çabanın ötesinde bireylerin algılarında gözetleniyor oldukları hissi yaratılmış,hareketlerini otokontrole almaları,düşüncelerini otosansürden geçirmeleri sağlanmıştır.Bu sayede devlet,kendi ideolojisine ve çıkarlarına muhalif her türlü kişiyi önceden tespit edip tasfiye etme olanağına kavuşmuştur.Modern devletin umduğu, kendini ve sistemini güvenceye alıp rahat bir nefes almaktır..

20.yüzyılın başlarında en yetkin örnekleri verilmiş olan kara-ütopya edebiyatı da bize benzer bir görüntü çiziyor. George Orwell’in pek çok araştırmaya konu olmuş eseri “1984” okuyucuya gözetimin altın kural olduğu totaliter bir devletin görüntüsünü çiziyor. “1984” ün çizdiği dünyada Her şeyi gören ve bilen bir devlet toplumun tüm denetimine hakimdir. Ülke, Büyük Birader olarak anılan bir lider ve Ingsos(İngiliz Sosyalizmi) Partisi tarafından yönetilmektedir. Parti, iktidarını sürekli gözetim ve muhbirlikle sağlamlaştırmaktadır.(http://www.dmy.info/1984-george-orwell/)Gözetim o derece sıkıdır ki insanlar evlerinde dahi televizyondan izlenmekte ve hareketleri kaydedilmektedir.” Büyük Birader seni izliyor.”mottosu sürekli tekrarlanarak insanlara izlendikleri fikri empoze edilmektedir.Eğer sistemin dışına çıkan bir kişi olursa da“Düşünce Polisi” otoritenin aleyhinde düşüncelere sahip olanları yakalar ve etkisiz hale getirir. Yani bu kara ütopyada sistemin aleyhine düşünmek dahi suçtur.

bbs

Bunun yanı sıra halk iletişim araçları ile gerçekten farklı durumlara inandırılır. Devletin yenilgileri bile propaganda yayınlarıyla birer destan gibi gösterilmektedir. Parti her türlü bilginin kontrolünü elinde tutarak her bilgiyi değiştirebilir. Anlık olaylar için geçmişteki yayınlar ortadan kaldırılarak tarih yazımı da söz konusudur. Bu yolda dil bile değiştirilmiş. Kelimelerin anlamları partinin isteğine göre belirlenmiştir. “Yenikonuş” adında kurgusal bir dil oluşturulmuştur. Bilinci daraltmak, herhangi bir başka düşüncenin ve konuşmanın ortaya çıkmasını engellemek için özgürlük, karşı çıkış, isyan gibi kavramlar dilden silinmiştir.“Çiftedüşün” yaklaşımıyla karşıtlık içeren sözcüklerin anlamları birleştirilerek karışıklık oluşturulmuştur. Böylelikle iktidarın aksine düşünceler oluşamayacaktır. Sözcükler partinin kast ettiği şeyi anlatmaktadır. Mesela: Barış Bakanlığı savaşları düzenler. Bolluk Bakanlığı yiyecek kısıtlamalarını, Sevgi Bakanlığı isyan ve işkenceyi, Doğruluk Bakanlığı ise ülkede tele ekranlarla yapılan gözetimi sağlar. (http://www.dmy.info/1984-george-orwell/)Burada Althusser’in ideolojik aygıt teorisini abartılmış şekilde de olsa gözlemleyebiliriz.

Orwell’den başka Aldous Huxley ve Yevgeniy Zamyetin de “Cesur Yeni Dünya” ve “Biz” kitaplarıyla 20. Yüzyılın yaklaşan otoriter-totaliter gözetimci modern devlet anlayışının ayak seslerini duyurmuşlardır.

1984’te anlatılan kurmaca devlet, insanların düşünce özgürlüğünün dahi olmadığı,en ufak bir muhalif harekette düşünce polisi tarafından götürülüp türlü işkencelerle sisteme uygun bireyler olmaya zorlandıkları,aksi takdirde yaşam haklarının da ellerinden rahatlıkla alınabildiği korkunç bir dünyadır.Filmini izleyenler de bilir, olaylar oldukça kasvetli ve iç bunaltıcı bir atmosferde geçmektedir.Ancak bize gözetimin ve devletlerin totaliterleşmesinin(tarihte de örneklerini gördüğümüz üzere) insan hakları açısından ne denli tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir.

Gerçek dünyaya dönecek olursak 1984’teki kara-ütopyadan pek de farklı değiliz. Günümüz dünyasında her köşe başında kameraların olanı biteni kaydetmesi,kamu kurumlarının veritabanlarındaki kişisel verilerimizin yeteri kadar korunmaması,hakkımızda pek çok bilgiye ulaşımı sağlayan kimlik numaralarımızın olması,akıllı telefonlarımız aracılığıyla konumumuza ulaşılabilmesi,sosyal medyayla her anımızı üstelik istemlice diğer kişilerle paylaşmamız aslında bunun bir göstergesidir.Hatta günümüzde denetim ve gözetimin 1984 kara-ütopyasından çok daha ileri gitmiş olduğu, şuan yalnızca “Büyük Birader” (devlet) tarafından izlenmediğimiz aynı zamanda “küçük kardeşler” olan kapitalist şirketlerin de bu sisteme dahil olduğu söyleniyor.

Günümüz dünyasında gerçekten Orwell’ın hayal dahi edemeyeceği bir gözetim silahı bulunmakta:İnternet. İnternet hayatımıza girdiğinden beri devletler ile şirketlerin bireyler hakkında bilgi edinmesi müthiş derecede kolaylaşmıştır. Bilgisayarın icadı sayesinde kişisel verilerin daha kolay ve hızlı depolanabilmesi zaten gözetimi kolaylaştırmıştı.Ancak internetin aktif kullanımıyla bu çok daha basit bir hal almış bulunmakta.

İnternet ilk kullanılmaya başladığında aslında devletin otoriter denetiminden bir kaçış olarak görülmüştür.Çünkü sosyal hayatta insanlarla iletişime geçerken kimliğimizi,yüzümüzü saklamamız pek mümkün değildir.Ancak internet ortamında her şey anonimleşmiş bir haldedir.İnternet, insanın kimliğini göstermeden düşüncelerini paylaşabileceği, kendisini özgürce ifade edebileceği demokratik bir platform olarak algılanmıştır.Aslında gerçekten internetin anarşist karakteri,denetimden uzak,zaman ve mekandan bağımsız bir alan yaratarak otoriter yönetimleri çok daha fazla sınırlama imkanına sahiptir.(2)

Ancak teknolojinin de sosyal olarak inşa edildiğini,internetin tek başına bir değişim ajanı olamayacağını,tam aksine kurulu düzeni pekiştirici bir etki yapacağını (2)savunan karşıt görüşün haklı çıktığı üzere internet, kişisel verilerin büyük ölçülerde ve kontrolsüzce paylaşılması sonucunu doğurmuştur. Öyle ki,günümüzün global köyünde, postane müdiresi artık bütün köylüler hakkında her şeyi bilir hale gelmiştir.(Brown,McCune) (2) Dolayısıyla başlangıçta internetin denetimden bağımsız özgür bir alan doğurması umutları yıkılmış,aşırı denetime çanak tutan bir sosyal ağ gelişmiştir.

Daha açık anlatmak gerekirse, internette aslında her adımımızda izlenmekteyiz. Girdiğimiz siteler,bu sitelerde ne kadar süre kaldığımız, ilgilendiğimiz konular, google arama motoruna yazdığımız kelimelere kadar her hareketimiz gözetim altındadır.Ayrıca  devlet girilmesini istemediği sitelere erişim engeli,ulaşılması istenmeyen bilgilere yayın yasağı getirerek internetteki dolaşımımızı denetlemektedir.

sosyal-medya-kurumsal-4

Bunun da ötesinde bilgi teşhirciliğini hat safhalara çıkaran yeni bir alışkanlık edindik:sosyal medya.Facebook’a okuduğumuz okul,yaşadığımız şehir,hobilerimiz,siyasi görüşümüz,dini inancımız,ilgi duyduğumuz cinsiyet dahil aslında çok kişisel olan bilgilerimizi girmekteyiz.İnstagramda fotoğraflarımızı,Twitter’da düşüncelerimiz ve yorumlarımızı,Snapchat’te anlık fotoğraflarımızı,Swarm’da ise nerede olduğumuzun bilgilerini paylaşıyoruz. Üstelik bunu kimse bize zorla yaptırmıyor.Biz kendi isteğimizle yapıyoruz ve hatta bunu “sosyal medya bağımlılığı” adı altında bir tür bağımlılığa da dönüştürmüş haldeyiz.Ancak paylaştığımız tüm bu bilgiler aslında bizim ne zaman ne yaptığımızı,bunu yaparken ne düşündüğümüzü ele veriyor. İşte bu da Orwell’ın dahi tahayyül edemeyeceği bir gözetim atmosferi yaratıyor.İnternet toplumu, her şeyi gören gözün(iktidarın gözü)denetiminin üstüne bir de kişileri  sanal ortamda izleyen mükemmel bir gözetim toplumuna evriliyor. Tüm bu aşırı gözetim de modern devletin muhalif görüşleri tespit ve tasfiyesini kolaylaştırıyor haliyle. Eskiden bu kişileri tespit etmek için kullanılan jurnallere,muhbirlere,fişlere şuanda neredeyse hiç ihtiyaç kalmadan birkaç tıkla kişilerin aşağı yukarı siyasi görüşleri,cinsel yönelimleri,eğitim düzeyleri,sağlık durumları gibi hassas bilgilere ulaşılabiliyor ve kişilere bu yönde profiller oluşturuluyor.

Devletin gözetimci otorite anlayışının sonuçları ise insan hakları ve bireysel özgürlükler boyutunda kendini gösteriyor. Bir kere bireylerin temel haklarından olan özel yaşamın gizliliği hakkına müdahale ediliyor. TC Anayasası madde 20-21 ile  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 8 de güvence altına alınmış özel yaşamın gizliliği hakkına göre her kişinin özel alanına saygı gösterilmesi esastır. Bu kapsama kişisel verilerin korunması hakkı da girmekte ve AIHS m.8 ile çeşitli uluslar arası sözleşmelerce düzenlenmektedir.Bu düzenlemeler uyarınca devletin kişinin özel alanına izinsiz ve orantısız müdahale etmesi hakkın ihlalini teşkil eder.Ayrıca kişisel veriler amacı dışında,denetimsiz,kişinin izni olmaksızın devlet veya tüzel kişilerce paylaşılamaz,çoğaltılıp kayıt altına alınamaz. Tüm bu hususlar,devlet ve diğer kurumların kişisel verileri suistimal ederek yaratabilecekleri diğer hak ihlallerinin önüne geçebilmek açısından önemlidir.Kişisel verilerin korunması konusu Avrupa standartlarına uygun sıkı bir denetim öngören bir kanunla düzenlenmeli ve olası ihlallerin önüne geçilmelidir.Bu sayede kişilerin fişlenmeleri veya verilerinin yanlış kullanımı sonucu doğabilecek mağduriyetler de önlenebilir.

   İnternetin hız kazandırdığı gözetim mekanizmasının modern devletlerin yüzyıllardır kullandığı bir güvenlik sağlama aracı olduğu bir gerçektir. Ve bu gözetimin güvenlik bakımından devlete sağladığı pek çok avantaj da bulunmaktadır. Ancak güvenlik-özgürlük dengesi çok hassastır.Ve bu dengenin iyi kurulması gerekir. Benjamin Franklin’in de dediği gibi :” Geçici güvenlik uğruna temel özgürlüğünü feda eden insanlar ne özgürlüğe ne de güvenliğe layıktırlar.” Devletin gözetim geleneğinin bir ucu bireylerin hak ve özgürlüklerine dokunmamalı, güvenlik uğruna özgürlük yok sayılmamalıdır. Bilakis devletin, gözetim sistemleri karşısında savunmasız kalan bireylerin haklarını Anayasa,uluslararası sözleşmeler ve kanunlarla güvence altına alıp demokratik bir ortam yaratması ve güç-kontrol hırsına kapılıp totaliterleşmeye giden otoriter eğilimlerden uzak durması gerekir.Tarihin bizlere bıraktığı acı tecrübe  de insan hak ve özgürlüklerinin çiğnenmesinin büyük yıkımlara yol açabileceğini göstermiştir.Aksi bir tutum ne 21. Yüzyılın insan hakları doktriniyle ne de demokratik bir devletin gerekleriyle bağdaşabilir.

KAYNAKÇA

1)BOZKURT, Veysel; “Gözetim ve Internet: Özel YaĢamın Sonu mu?”, Birikim Dergisi, Sayı: 136, 2000.

2) ÖZDEL,Gizem;”Foucault Bağlamında İktidarın Görünmezliği ve “Panoptikon” İle “İktidarın Gözü” Göstergeleri”,TOJDAC,2,1,January2012.

Takip eden iki sekme aşağıdaki içeriği değiştirecek.

İrem Özbay

Galatasaray Lisesi mezunu. Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi İlgi Alanları: Müzik,edebiyat,felsefe,hukuk Bildiği Diller: İngilizce,Fransızca