Hannah Arendt ve Kötülüğün Sıradanlığı

Hannah Arendt 20.yüzyılın en çok dikkat çeken düşünürlerinden birisidir.Kendisini asla bir filozof olarak nitelendirmeyen Arendt  bir siyaset bilimci olarak anılmak istemiştir.Filozof olarak anılmayı reddetmesinin sebebi tüm insanlığı kapsayan sorunlara eğilmesi ve felsefenin konusu olan bireye yönelmemesidir.Arendt’i düşünce tarihi için ilgi çekici kılan ise totalitarizm hakkındaki çözümlemeleri ve Nazi subayı Eichmann’ın yakalanıp Kudüs’te yargılanması hakkında yazdığı yazı dizileridir.

hannah

Arendt’in Eichmann davası incelemelerini anlamak için öncelikle totaliter devlete dair fikirlerine eğilmemiz gerekir. Bilindiği gibi totalitarizm, tüm yetkilerin merkezîleştirildiği, devlete mutlak itaat beklenen, diktatörlükvari yönetim demektir.https://tr.wikipedia.org/wiki/Totalitarizm#cite_ref-1 Totaliter devlette birey tek başına önemsiz olup bireysel özgürlüklere müsade edilmez.Devlet bireylerin özel hayatına kadar her alanda müdahalecidir ve vatandaşlarını sürekli bir gözetim ve denetim altında tutar.The origins of Totalitarism(1951) kitabında Arendt totalitarizmin sınıfların ve ulus devletin çökmesi sonucunda yükselen kitle toplumunun bir ürünü olduğunu belirtir.(1)Ulus devletin çökmesiyle milliyetçi seslerin yükseldiği ve insanların kendilerini “devletsiz” “korumasız” hissettikleri bir döneme girildiğini (1), bu durumun 20. Yüzyılda rağbet gören Sosyal Darvinizm ve ırk düşüncesiyle beslenerek totaliter devletlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladığını savunur.

Totaliter devletin dayanağı “güvenlik ihtiyacı”dır.İnsanların sürekli bir tehlike altında, hakları ellerinden alınacakmış gibi korunmasız ve tedirgin hissetmeleri ve yaşadıkları sıkıntıların sebebini başka bir kitlenin kendi haklarını gaspettiği düşüncesinde bulmaları amaçlanır. Arendt bu günah keçisi niyetine sunulan kitleye “ennemi objectif” der. İşte totaliter devlet gücünü bu kurgusal düşmandan ve buna karşı toplumun antipatiyle başlayıp nefrete dönüşen kitlesel öfkesinden alır.

Nazi Almanyası için “ennemi objectif” Yahudilerdi. Hitler Almanyası’nda yaşanan tüm bu insanlık dışı muamelelerin dayanağı  ortak düşman Yahudilere karşı kolektif bir nefret olarak gösterilmiştir.Yahudilerin toplumsal hayattan tecrit edilerek gettolara gönderilmeleriyle başlayıp toplama kamplarına ve gaz odalarına götürülmelerine uzanan kitlesel nefret 6 milyon Yahudi’nin öldürülmesi, ölmeyenlerinse vatanlarından kaçmak zorunda bırakılması ve mallarına el konması sonucunu doğurmuştur.

Nazi Almanyası’nın psikolojik durumunu anlatmak için 1950li yıllarda ilk kez Adorno “kolektif narsizm” terimini önermiştir.(3)Hitler tüm antisemitist ve totaliter politikasını Alman toplumunun kolektif narsizmini kaşıyarak sürdürebilmişti. Hatta Hitler’i başa getiren ve meşruiyetini sağlayan şey de bu antisemitist tutumdan beslenen “bir Alman ari ırkı yaratma” “Dünya hakimi olma” idealleriydi. Kolektif narsizm kavramı,bir sosyal gruba ait olan bireylerin kendi gruplarını diğerlerinden üstün görmesi olarak tanımlanabilir.(3)Ancak tanımlandığı kadar basit ve masum değildir. Kolektif narsizm,bir grubun kendini beğenmesi yanında kendinden farklı olanlara önyargı ve aşağılamayla bakmasını da içerir. Alman ırkının diğer tüm ırklardan üstün olduğu ve bu nedenle diğer ırkları yönetmeye hakkı olduğu fikri,bu kavramla birlikte okunmalıdır. Kolektif narsizmde grup üyelerinin özsaygıları cok yüksek görünse de aslında inanılmaz derecede kırılgandır.(3)Kendi üstünlüklerini zedeleyecek herhangi bir harekete ya da düşünceye tahammülleri yoktur. Eleştiri karşısında kırılan özgüvenleri ise öfke ve nefrete çok çabuk dönüşebilmektedir.(Bushman ve Baumeister 1998)Baskın olma, affedememe,intikam hırsı ve empati yoksunluğu da öfkelerini körükler.(3)Nazi Almanya’sında Hitler’in Alman ırkını överek elde ettiği iktidar, Versay Andlaşması sonucu Almanya’nın maruz kaldığı ekonomik ve politik baskılarla(3) Alman ulusunun kırılan özsaygısını  onaracak sekilde kolektif narsizmi yükseltmesinin sonucudur.Bu psikolojik hal daha sonra,tehdit olarak algılanan diğer gruplara karşı mutlak bir yücelik hissiyle baskınlık kurma ve şiddet eğilimlerine evrilmiştir.

Genel bir totaliter devlet şeması çizdikten sonra Hannah Arendt’in çok eleştirilmesine yol açan ancak aynı zamanda ne derece objektif ve kapsayıcı düşüncelere sahip olduğunu da gösterdiği “Eichmann Kudüs’te:Kötülüğün Sıradanlığı Hakkında Bir Yazı” yazı dizisine değinebiliriz.

eicham

Adolf Eichmann Nazi Almanyası’nın Yahudi politikasının belirlenmesinde etkin  isimlerden biriydi.Savaştan sonra gittiği Arjantin’de İsrail ajanları tarafından yakalanıp yargılanmak üzere Kudüs’e getirildi. Eichmann’ın yargılanması o sırada Amerika’da bir gazetede yazan Arendt’in ilgisini müthiş derecede cezbetmişti. Arendt davayı izlemek için Kudüs’e gitti. Daha sonra da dava sırasındaki izlenimlerini  “Eichmann in Jerusalem:A Report on the Banalty of Evil” (Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı Hakkında Bir Yazı) ismiyle yayımladı.

Dünya kamuoyunun Yahudi soykırımı ve 2.Dünya Savaşı sonrasında Arendt’ten beklediği şey, son Nazi subayının nasıl kana susamış bir cani olduğunu anlatmasıydı. Arendt’in kendisinin de  Almanya’nın Fransa’yı işgali sonrası Paris’ten kaçmak zorunda kalmış bir Yahudi olması ve ailesinin Nazilerin eylemlerinden dolayı acı çekmiş olması da beklenen tasvirin şiddetini artırıyordu.Ancak Arendt’in yazısı Eichmann’ın korkunç bir kişi olduğu,hastalıklı bir beyni olduğu ya da ağzından köpükler çıkararak öfke nöbetleri geçirdiği hakkında değildi.Arendt eski Nazi subayını “sıradan bir aile babası,işine bağlı bir adam” olarak tanımlamıştı. Eichmann’ı  mahkeme salonunda ilk kez gördüğünde Arendt’in karşılaştığı ve konuşmalarına tanık olduğu adam hiç de 6 milyon kişiyi gaz odalarına gönderecek cinsten bir canavara benzemiyor,öyle konuşmuyordu.Eichmann işine ve Nazi ideolojisine son derece bağlı sıradan bir insandı.Üstelik bunca insanın acı çekmesine sebebiyet verdiği için suçluluk ya da pişmanlık da duymuyordu. O sadece işini yapmış,görevini yerine getirmişti.Eğer pişman olacağı bir şey varsa bu da Nazi ideolojisine yeterince hizmet edememiş oluşuydu.

Eichmann psikolojik rahatsızlığı olan ya da düşünme yoksunluğu çeken birisi de değildi.Ona göre tüm bunların yapılması gerekiyor çünkü Yahudiler Nazi Almanyası  için bir tehdit teşkil ediyorlardı.Arendt, bu noktada sanıldığının aksine Eichmann’ın kendisine verilen emri düşünmeksizin körü körüne inanarak yerine getiren “robotik bir görev adamı” olmadığını belirtir.Eichmann gerçekten inandığı şeye hizmet etmişti.

Bu durum karşısında Arendt, kötülüğün canavarlar veya hastalıklı beyinler tarafından değil sıradan,işinde gücünde olan,bizim gibi,sizin gibi bireylerce yapılabildiğini saptar.Bu kötülüğün faili olabilmek için gereken şey de amirin emrine sorgusuz itaat etmek veya aptal bir insan olmak değildir. Arendt bu durumu düşüncesizce hareket etmek, kişilerin ya da ideolojilerin çıkarlarını insan hayatının önüne koymak ve bunu görev dürtüsüyle yapmak olarak tanımlar. Eichmann,düşüncesizce ve vazifeşinas bir şekilde,basit bir ahlaklılığı daha önemli bir iyi için feda ettiğine birileri tarafından ikna edilmişçesine hareket etmiştir.(4) Bu çok daha basitçe tarihi,muazzam ve benzersiz bir şeye dahil olma fikridir.(4)

Hepimiz toplumun benimseyeceği iyi yetişmiş,ahlaklı,sorumlu,çalışkan bireyler olmak isteriz. Çünkü toplumun kabullerine uygun bir kişi olmak aynı zamanda bizim narsistik duygularımızı da okşar,özgüvenimizi kabartır.Kabul görebilmek amacıyla görevini iyi yapan bir kişi olma arzusuyla hareket etmek. İşte Eichmann’ın yaptığı da budur aslında.Tabi ki bu anlattığım masum hususun Eichmann’ın ve Nazilerin insanlık suçlarını anlaşılabilir kılması mümkün değildir.Arendt de aynı sizin okurken beni muhtemelen yanlış anladığınız gibi yanlış anlaşılmıştır. Lakin  görevimizi layığıyla yapma dürtümüz Eichmann ile bir noktada kesişir.Ve bu da insanın kabul görme ve yaptığı şeyde iyi olma dürtüsüyle bazı hareketleri yeterince sorgulamadan yapmasıdır. Toplum bizden iyi bir insan olmamızı ister. Her gün aksatmadan okula veya işe giderek bu amaca hizmet ederiz.Ve bu eylemlerin iyi olduğu konusunda vicdanımız ile otoritenin sesi aynı doğrultudadır. Ancak söz konusu neyin iyi neyin kötü olduğuna dair kendi iç muhakememizle çatışan bir görev olduğunda yanlış olduğunu bildiğimiz şeyi yapmamak en doğrusudur. Halbuki pek çoğumuz bazen kötülük yapabilecek kadar sıradanızdır.

Kötülüğün sıradanlığına dair tartışmalı sonuçlar ortaya çıkaran deneyler de yapılmıştır. Yale Üniversite’sinden profesör Stanley Milgram’ın 1960lı yıllarda yaptığı deneyler dizisi ve Stanford Üniversite’sinde yapılan Stanford Hapishane Deneyi bize benzer veriler sunar.Bu yazıda Milgram deneylerinden bahsedeceğim.

Milgram gazetedeki ilan üzerine başvuran deneklere eğitimde şiddetin etkisini araştıran bir deneye konu olacaklarını söylemiştir.Öğretmen rolündeki deneklerin görevi öğrenci olan kişinin her yanlış cevabında ona elektrik vermektir.Öğrenci her yanlış cevapladığında verilmesi gereken elektrik dozu artmakta ve nihayetinde ölümcül seviyelere ulaşmaktadır. Deneyin uygulanmasından önce öğrencileriyle yaptığı istişarede Milgram ve üniversiteli öğrenciler deneklerin ancak %5 gibi az bir bölümünün deneyin sonuna kadar gidebileceğini ve bu kişilerin de halihazırda başkasına acı vermekten hoşlanan sadistik-sosyopat kişiler olacağı tahmininde bulunmuşlardır. Ancak sonuç çok farklı çıkmıştır.Öğretmen rolündeki deneklerin %60 gibi büyük bir bölümü öğrencinin çığlıklarını duymalarına rağmen öldürücü dozda voltajları uygulayarak deneyin sonuna kadar devam etmişlerdir. Burada deneklerin elektrik vermeye devam etmedeki motivasyonlarını sağlayan şey aslında deneklerin yanında bulunan beyaz önlüklü doktor/bilim adamı kılıklı yetkililerin “Lütfen beyefendi/hanımefendi devam etmeniz çok önemli.” “Sorumluluk bize ait olacak.” “Lütfen görevinizi yerine getirin.” gibi talimatlarıdır. Beyaz önlük bir otorite sembolü olarak deneklere verilen görevi yerine getirmelerini dikte etmektedir adeta.

Milgram deneyi insandaki görev duygusu ve otorite karşısındaki itaat dürtüsünün ahlaki değerlerin önüne geçebileceğini göstermiştir. Devam etmek istemeyen,itiraz eden denekler dahi sonunda otoriteye karşı çıkmayı göze alamayarak vicdanen rahatsızlık duydukları görevlerini yapmaya devam etmişlerdir.

Milgram’ın deneyi elbette ki sansasyonel etkiler yarattı. İnsanın özünde kötü mü iyi mi olduğu sorusunu herkes kendine yöneltti içten içe. Çünkü deneyin konusu olan denekler de dışarıdan gayet normal gözüken,toplumsal kriterlere uygun, aramızda yaşayan kişilerdi. Bizim gibiydiler.Ve eğer biz bu deneyin konusu olsaydık karşımızdaki kişiye acı verdiğimiz bu görevi sürdürmeye itiraz edeceğimizden emin olabilir miydik?.İnsanın iradesi ne kadar özgürdü? Ve ahlaki doğrusunun sesini ne kadar dinleyebilirdi?

Milgram’ın deneyi Arendt’in düşüncesini destekleyen bir argüman olarak tarihteki yerini aldı elbette. Ancak Hannah Arendt, Milgram’ın deneklerinin belki de korkuyla karışık itaatlerinin aksine Eichmann’ın durumunun farklı olduğunu savundu. Eichmann yalnızca bir itaatkar değildi aynı zamanda bir katılımcıydı. Nazi ideolojisine yürekten bağlıydı ve yaptığı kötülüklerin hepsini kötülük olarak değil Nazizmin geleceği için gerekli adımlar olarak görüyordu.Eichmann kendi tabiriylekimseden direktif almayacağı,lidersiz ve zor bir bireysel hayattan’korkmuştu.(4) Eichmann örneği aslında sıradan bir insanın otoriteye zoraki itaat ederek kötülük yapabileceği gerçeğinin çok daha ötesinde ve daha vahim bir şey gösteriyordu: Otoritenin emrettiği kötülüğe yürekten inanmak. İşte bu yüzden Arendt Eichmann’ın masum biri olmadığını Nazi suçlarının bir faili olduğunu ve bu nedenle idamla cezalandırılmasını istemişti.(4)

Arendt’in Eichmann’ın öldürülmesini istemesi bile onu eleştirilerin hedefi olmaktan alıkoyamamıştı oysaki. Pek çok kişi Eichmann’ın “sıradan bir adam” olduğunu söylediği ve herkesin kötülük yapabileceğini düşündüğü için Arendt’e ateş püskürdü. Onu bir Yahudi olarak kendi ırkına ihanet etmekle suçladılar. Eichmann üzerine çalışması takdir edilesi olsa da onu hain olarak itham edenler de bulunmaktaydı.

Bana göre Arendt bu dünyada pek kimsenin yapmadığı ve çok takdire şayan bir şey yaptı. Kendi kimliğinden ve ailesinin de yaşamış olduğu dünyanın en belki de en büyük trajedilerinden biri olan Yahudi soykırımının taze anısından sıyrılarak, ilk kez Eichmann’ı objektif bir gözle değerlendirdi.Fakat bunu ,Eichmann ile Nazilerin suçlarını lanetleyerek ve mağdur dünyanın da hakkını teslim ederek yaptı. “Kötülüğün sıradanlığı”nı keşfetti ve kendimizi sorgulamamıza yardımcı oldu.Çünkü Holokost,dünyaya bir daha asla gelmeyecek olan müthiş derecede psikopat ve hastalıklı bir insan grubunun eseri olarak görülmemeliydi. Totalitarizm bir daha asla yaşanmayacak bir lanet değildi. İnsanlar sıradan olduğu gibi kötülük de sıradandı. Ve bunların tekrar yaşanmayacağının garantisi yoktu. Arendt, tüm dünya Naziler’e canavar gibi bakarken farklı bir yerden bakmayı başarmış bir kadındır. Fikirleri dünyayı değiştirmiş,yaşamında çok eleştirilmiş olsa dahi genç nesillere muazzam bir ders vermiştir.

NOT:

Arendt’in “Kötülüğün sıradanlığı” nı yazmasından sonraki süreçte neler yaşadığını anlatan Margarethe Von Trotta’nın 2013 yapımı “Hannah Arendt” isimli bir filmi bulunmaktadır.Film Arendt’in eleştirilere nasıl direndiğini anlatıyor. Merak edenlerin izlemelerini tavsiye ederim.

 

KAYNAKÇA:

  • 1-Tunçel,Barış Özer,Totalitarizm Kehaneti:Arendt Bize Ne Söylüyor?
  • 2-Çelik,Barış,Arendt ve Şiddet( alıntılama yapılmamıştır.Ekstra bir okumadır.)
  • 3-Helvacı,Elif,Kolektif Narsizm:Grup Aidiyeti Ne Zaman Diğerlerini Yok Etme Arzusuna Dönüşür?
  • 4-Berkowitz,Roger,Misreading ‘Eichmann in Jerusalem’
Takip eden iki sekme aşağıdaki içeriği değiştirecek.

İrem Özbay

Galatasaray Lisesi mezunu. Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi İlgi Alanları: Müzik,edebiyat,felsefe,hukuk Bildiği Diller: İngilizce,Fransızca